22 Mart 2011 Salı

Mart Kapıdan Baktırır, Kazma Kürek Yaktırır...

Atalarımız ne güzel söylemişler."Mart Kapıdan Baktırır, Kazma Kürek Yaktırır" diye... Mart ayı ile baharın geldiğini düşünürüz. Bir bakarsınız ki her yer günlük güneşlik, bir de bakarsınız ki sabah uyandığınızda  her yer bembeyaz.İnsanı şoke eder bu durum. Ankara'da zaten uzun geçen kış ayları nedeni ile kendimizi baharın geldiğine inandırmaya çalışırız ama hayali olur bu durum genelde. Aslında Nisan ayında bile karın yağdığına tanık olmuşuzdur. Mayıs'ta da yağmış mıdır ben hatırlamıyorum ama zaten havalar da Haziran ayının ortalarından sonra ısınmaya başlar. Yazlar çok sıcak olmakla beraber kısa sürer. Yalnız bu yıl kış kışlığını geç de olsa gösterdi. Tam üç kez kar yağdı. İlki hakkında bu yazımda bahsetmiştim.


İkinci karımız da 29 Ocak'ta yarı sömestr tatilinin başlamasından birgün sonra yağmıştı. O karımızdan bahsedememiştim. Bahsetmek istedim çünkü her yıl böyle bir kış yaşamıyoruz. İnsanların kendi aralarında veya benim konuştuğum kişilerden en son 1996 yılında yağdığını söyleyenler veya 1980'li yıllardan bahsedenler bile vardı. Benim ise hatırımda kalan 2000 yılında büyük kızımın doğduğu dönemlerde doğum sonrası izinlerim bittikten ve ben bankadaki işime döndüğümde eve gelirken ve giderken yaşadığımız sıkıntılardı. Hiç unutmuyorum o zamanlarda böyle yoğun kar yağmıştı. Kapımızın önünde arabamız olduğu halde arabayı çıkartamıyor ve taksiye binmek zorunda kalıyorduk. Birgün eşim beni almaya geldiğinde arabamızla yokuş aşağı arabamızın dönerek indiğini hatırlıyorum. Velhasıl benim hatırladığım on yıl öncesi böyle bir kar yağışına tanık olmuştum. Geçen yıl böyle bir kar yağışı olmamıştı.

Sömestr tatilinin ertesi günü biz arkadaşlarımızla Ilgaza geziye katılacaktık. Bu kar yağışı nedeni ile gezimizde iptal oldu. Kar yağışı hayatı olumsuz etkilese de , yolda olanlar özellikle sıkıntı yaşasalar da, insana huzur ve keyif veren yanı ile çocuklar kadar yetişkinleri de sevindiriyor. Bizde bu ikinci karda çocuklarımızı kar havasına çıkarıp, eğlenmelerine destek verdik, kardan adam yapmalarına yardımcı olduk.Onların oyununa, sevincine, keyiflerine ortak olduk.
En son karımızda 8 Mart'ta yağdı. Bu sefer kar bizi iş çıkışı yakaladı.O gün dışarıda olan insanlar, işten evlerine dönerken epey sıkıntı yaşadılar. Benim evim işyerimize yakın olduğu için en fazla bir yarım saat gecikme olmuştur ama uzakta olanların evlerine ancak gece yarısı ulaştıklarını biliyoruz.Arkadaşlarımızdan yolda olanlara ulaştığımızda yol durumlarından haber alıyorduk. Hatta evlerine ulaştıklarında telefonla arayıp gece 11,00-12,00 civarlarında yeni geldiklerini söylüyorlardı.Otobüslerle evlerine gitmekte olan bazı insanlarında Eskişehir yolundan Sıhhiye'ye kadar yürüdüklerini duyduk.Çok meşakkatli durumlar.Aslında genel olarak insanlarında bu tür sıkıntıları yaşamasında katkısı olmuştu o gün. İmkanları olanlar toplu taşım araçlarını kullanmış olsalardı, trafikte bu kadar sıkıntı yaşanmazdı.Ayrıca insanlar tedbirsiz yollara çıkmışlardı o gün. Hiç bir araba da zincir yoktu.Neyse bunlar olayın başka boyutu.
Bütün bunlar biz insanların tedbirli davranması ile çözülecek durumlar.Kar yağmalı. Kış ayı kışlığını göstermeli ve dünyanın iklim dengesi bozulmamalı. Çocuklar kar havasını teneffüs etmeli. Karla birlikte eğlenmeli.
Bundan sonrasını resimlerime göre anlatacağım. En yoğun kar bu son kar oldu. Nerdeyse diz boyuna ulaşmıştı. Buna rağmen birkaç gün içinde havaların ısınması ile de eridi. Bu hafta ise havalar tekrar soğudu ve kar atıştırdı ama tutacak gibi değil tabii. Yine de belli olmaz.Her an yağabilir ve her taraf bembeyaz olabilir. Şu Nisan ayını geçirene kadar bu durumlara hazırlıklı olmalıyız. Hemen bahar havasına girmemeliyiz.
Kızlarım dışarı da evcilik oyunundan da vazgeçmediler. Karla yemek yaptılar güya...Şekiller çıkardılar. Yapraklar, tomurcuklar topladılar.
Bu da bana ikram ettikleri yemek...:)) Eve götürmek çok güç oldu.
 "Kızım hasta olursunuz içeri girelim" dediğimde Minik kızımın girmemek için söylediği sözse yüzümü güldürdü..."Anne kar yeteneksiz insanları hasta eder."..:)))

21 Mart 2011 Pazartesi

Ben de Ne Var, Ne Yok!!!....

Bloglar kapatıldı mı? Kapatılmadı mı? Bazen girebiliyoruz, bazen giremiyoruz. Ama sık ziyaret edemediğimi de belirtmek istiyorum. Başka blogları artık okuyamıyorum. Sadece kendi bloğuma arada bakabiliyorum.

*Şu sıralar kitap okuyamıyorum.... YOK....
*Ders çalışıyorum. ALES'e. Uzaktan eğitim programları ülkemizde yaygınlaşınca ben de zaten okuyan biri olarak bari alanımdaki dersleri okuyayım, çalışayım ve uzmanlaşayım dedim..... VAR.....
*Hafta da en az birgün arkadaşlarımla voleybol oynuyorum.... VAR....
*Arada sinemaya gidiyoruz...VAR.....En son "Aşk Tesadüfleri Sever" e gittik. Film bize vasat geldi. Çok da beğendiğimi söyleyemiyeceğim.
*Arada tiyatroya gidiyoruz...VAR....En son "Benim Tatlı Meleğim" adlı oyunu izledik. Biz beğendik.Oldukça duygusal ve müzikal bir oyundu. Tavsiye edilir.
*Gezi planlarımız vardı, ancak bir tanesini iptal etmiş, daha sonraya ertelemiştik hava muhalefetinden dolayı...YOK...
*Hobi çalışmalarına hepten ara verildi zamansızlıktan ve yoğunluktan dolayı...YOK...
*Kızımın derslerinde daha önce eşim yardımcı oluyordu. Ama şu sıralar kızım benimle çalışmaktan keyif aldığı için, "anne sen çok güzel öğretmenlik yapıyorsun" dediği için etkinlikten çok öğretmencilik oynuyoruz...YOK..
*Bu ara ufak kızımızda kendi kendini idare ettiği ve kendi kendine keyifle oynadığı, boyamalar, resimler yaptığı için etkinlik yapamıyoruz...YOK...
*Arkadaşlar ile arada güzel anlar geçiriyoruz.....VAR....
*Kutlamalar yapıyoruz....VAR...

Şimdilik aklıma gelenler bunlar sevgili blog...Daha sonra hatırladıklarım olunca buraya ilave ederim belki onları da...Sağlık, esenlik ve güzel bir hafta diliyorum....

3 Mart 2011 Perşembe

Belki Bu Son Olur...

Aslında blog yazmaya zaman zaman ara vermek istediğimi belirtiyorum. Bazen oluyor, hiç yazasım gelmiyor. O an yazmak istesem de içimden gelmediğinden kelimeler de tükenmiş oluyor. Bazen de her şeyi unutuyorum ve yazma isteği doluyorum bir anda. Ama son yıllarda bu yazma isteği çok ender oluyor tabii. Bir de yazabilmem için gündem konuları veya geçerli konular olmalı. Kitap yorumları da bunlardan bir tanesi. Hem kendimde ileride okuduklarımı hatırlamak adına iyi oluyor aslında.Güncelleyeyim diye, laf olsun diye yazdığımda ise, yazdıklarımı laf kalabalığı görüyorum ve beğenmiyorum. Özel hayatımda ise etkinlik ve uğraş adına da pek çok şey yapsam da üzerinden zaman geçtiği için o andaki duygularla yazamayacağımı hissettiğim için onları da yazmak istemiyorum.Diyorum ya bazen hiç yazasım olmuyor. Yazmaya bol malzemem olsa da, işte o anlara denk geliyor. Bu arada bloğuma da ara vereceğimi, sınavlara çalışacağımı söylediğim halde bu sefer yazma istediğim perçinlenip tekrar yazmak istedim bir anda. Ders de çalışmaya gayret ediyorum fırsat buldukça...
Neyse, ben ara vermeyi düşünürken bu sefer mahkeme kararı kapatılacağını da öğrenmiş bulunduk. Tabii ki bu haksızlık. Orta da bir yanlışlık varsa bunu genele yansıtıp, herkesi yakmanın mantığını anlamıyorum zaten. Suçlu kimse ondan hesap sorulmalı. Burada herkes kendinden birçok şeyler paylaşıyor ve bu vesile ile birbirlerine faydalı oluyorlar. Buranın bana da çok şey kattığını, birçok el becerilerimin buradaki blog sahiplerinden gördüklerimle geliştirdiğime, hatta birçoğunu burada öğrendiğime inanıyorum. Üretken, paylaşımcı insanların sesini duyurduğu alanları kapatmak ne derece mantıklı.Nasıl izah edilir bu durum?..Üretmeyeceksin, paylaşmayacaksın, günlük tutmayacaksın herşeyi kendine saklayıp, zamanla sen de unutup gideceksin. Bu mu mantık. Neyse kapatılmasını haksızlık olarak görüyorum ve bende bloğuma dokunulmasını istemiyorum. BLOĞUMA DOKUNMAAAAAAA Olur mu?....

NOT: Kapanırsa bu son yazım olabilir. Bloğun teknik konularından pek anlamıyorum. Daha doğrusu hiç uğraşmadım.Şimdi de uğraşmak istemiyorum. Bloğumu başka bir alana da taşımak istemiyorum. Eğer tekrar yazma özgürlüğümüze kavuşursak, fırsat buldukça yine burada yazmaya devam ederim.Yok kavuşamazsak, bunca emeklere yazık diyerek veda edebilirim. İnşaallah geçici vedalar olur diyelim.Herkese herşeyin gönlünüzce olmasını ve sağlık, mutluluk, esenlikler diliyorum..

Ayşe KULİN ve Kitapları Hakkında...

Bu yazım biraz uzun olacak. Çünkü son yıllarda okuduğum Ayşe KULİN kitaplarından bu postumda bahsetmek istiyorum. Çok eski yıllardaki kitaplarından değil sadece 2010-2011 yılında okuduğum kitaplarından topluca bahsedeceğim burada. Aslında her bir kitabı ayrı güzel, ayrı bir tat. O kadar sürükleyici ve etkileyici ki elimizden bırakamayıp, adeta bağlanıyorsunuz.

İlk tanışmam; 1997 yılında evliliğimin ilk yıllarındaki yaz, Fethiye'de tatilimizi yaparken Adı Aylin'le olmuştu. Ben Ankara'dan bir süre uzaklaştığımda (bu tatil bile olsa) Ankara'ma büyük özlem duyan biri olarak, Ankara'yı anlatırken her bir yerini gözümde canlandırarak,yaşadığım şehre özlem duyarak okumuştum. Bugün olsun hala hafızama kazınmış, derin izler bırakmış bir kitaptır. Ayrıca Aylin'in zorlu hayatı ve trajetik ölümü de beni derinden etkilemişti. Daha sonraları Ankara'da kitapta geçen yerlerden bende geçtiğimde yanımda bulunan kişilere aaa! burası Adı Aylin'de okuduğum yerler diye heyecan duyarak başlardım anlatmaya. O dönemlerde okuduğum birçok kitapları bu kadar detaylı hatırlamam mesela.

Daha sonraları da Gece Sesleri, Füreya, Köprü aklimda kalanlar. Köprü'yü ise dizisi oynuyorken okumuştum. Birkaç bölümüne baktığımda hayal kırıklığına uğramıştım. İzlediğime pişman olmuştum. Gece Sesleri'de televizyonda dizi olarak yayınlandı ancak ben hiçbir bölümünü  izlemeye fırsat bulamadım çok istememe rağmen.

Neyse 2010-2011 yıllarında okuduğum kitaplarının içeriğinde, Ayşe KULİN'in atalarının ve kendi hayatı üzerinden Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerini ve o dönemde yaşananları, daha sonra Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ve gelişme dönemleri ile günümüz 80'li yıllardaki döneme kadar ki ülkemizin siyasi, kültürel, tarihi gelişimi, zorlukları, sıkıntılarını yansıtan eserlerine sırası ile yer vermeye çalışacağım.Tarihi konu ve yaşanmışlıklar içerdiği için çok severek, keyif alarak okuyorum ve bilgi sahibi olduğuma da inanıyorum o dönemlere dair.

Şimdi kısaca sıra ile bahsetmeye çalışacağım.
VEDA
Osmanlı İmparatorluğunun son günlerinde işgal altında bulunan İstanbul'da Osmanlı Sarayı maliye nazırı Ahmet Reşat Bey'in konağında geçen olayları ve ailesini anlatıyor Veda. O dönemde İstanbul işgalciler tarafından esir alınmış ve kimseye göz açtırmıyorlardı. Halk rahat hareket edemiyordu. Reşat Bey ise konağında yaşlı teyzesi, hanımı, kızları, evin bakımı ve çocuklarla ilgilenen uzaktan akrabaları Mehpare ve vatanı kurtarmak için milli direnişçilerle birlikte çalışan ve bu yüzden işgalciler tarafından aranan yeğeni Kemal ile yaşıyordu. Aslında Reşat Bey yeğeninin durumundan rahatsız olduğu halde teyzesinin hatırına sesini çıkaramıyordu. Ayrıca Kemal hasta ve bakıma muhtaçtı.Vatanı kurtarmak için kurulan milli teşkilatlara hasta yatağından yardım ediyordu.
Reşat Bey sarayda Maliye Nazırı olmakla padişaha en yakın kimse olmasına rağmen vatanın durumunun kötü olduğunu, ellerinden birşey gelmediğini, işgalcilerin küstah tavırlarından duyduğu rahatsızlıkları konaktaki ailesine anlatıyordu. Kemal'se dayısı hakkındaki olumsuz düşüncelerinin yersiz olduğunu ve vatan savunmasında dayısının da destek olabileceğini düşünüyordu.
İşgalciler her yeri basıyor, Osmanlı halkına kötü muameleler yapıyorlardı. İşler çığrından çıkmaya başlamıştı. İşgalciler aramadık ev, konak bırakmıyorlardı. Reşat Bey'in konağını da aramaları ihtimaline karşı alt sokakta bulunan komşuları Azra Hanım'ın evine Kemal'i ve Mehpare'yi yollamışlardı. Bu arada Mehpare Kemal'in bakımı ile yakından ilgileniyordu. Bu durum Kemal'le Mehpare'nin yakınlaşmasına da vesile olmuştu. Mehpare Kemal'e büyük tutku ile bağlanmış bu yüzden de Kemal'i Azra Hanım'ın evine yalnız bırakmamış kendisi de Kemal'le birlikte gitmişti. Azra Hanım'da milli direnişçilere gönülden bağlı ve bu duruşunu ve düşüncesini her zaman koruyan biri olarak Kemal Bey'i seve seve evinde konuk etmişti. Fakat bir süre sonra Azra Hanım'ın evi de işgalciler tarafından basıldığında, alt sokağa çıkan gizli bir geçitten kaçmayı başarmışlardı. Mehpare ise her daim Kemal'inden ayrılmamış yanında olmuştu.
Kemal kendini iyi hissetmeye başladığında dayısının karşısına çıkıp Mehpare ile evlenmek istediğini söylemişti. Bu arada Mehpare'de hamileydi. Mehpare ile evlendikten sonra Anadolu'da işgalcilere karşı direnen milli direnişçilerin yanında yer almak üzere konaktan ayrılmıştı.
İstanbul'da bütün bu olaylar olurken, Anadolu'da da bunlara direnen geçici bir hükümet ve ordu vardı. Bu düzenli orduyu kurma görevi de Mustafa Kemal'e verilmişti. Kemal'in Anadolu'ya geçtikten bir süre sonra öldüğü haberi gelmişti. Bu haberle Mehpare yıkılmış ve erken doğum yapmıştı.
Kemal Anadolu'ya geçtiğinde Azra Hanım'ın konağına da işgalci güçlerin el koyması ile Azra Hanım'da Anadolu'ya geçmiş ve orada Fransız bir subaya aşık olduğu halde vatanını işgale gelmiş bir insanla evlenme cesaretini gösteremeyip aşkını kalbine gömmüştü.
Bütün bu gelişmelerin ardından Anadolu'dan da güzel haberler gelmeye başlamış, Mustafa Kemal'in önderliğindeki ordu düşman askerlerini geri püskürtmeye başlamışlardı. Hal böyle olunca İstanbul'da son Osmanlı Padişahı Vahdettin'de ülkeyi terk etme eylemleri içindeydi.
Türk ordusu büyük zafer kazanmış ve ülkeyi düşman askerlerinden kurtarmıştı. Milli ordunun yanında olmayanlarda vatan haini ilan ediliyor ve idamları isteniyordu. Ahmet Reşat Bey'de vatan haini olmamasına rağmen milli orduya gizli yardımları olduğu halde vatan haini olma durumundan kurtulamıyor ve bu duruma katlanamıyordu. Ahmet Reşat Bey'de vatanı terketmesi gerektiğini ailesine anlattı. Daha sonra vatan haini olmadığı ispatlandığında geri dönmeyi planlıyordu. Bu durumu yakın dostu Doktor Mahir Bey'e de anlatıp ailesine göz kulak olmasını isteyecekti. Doktor Mahir Bey'de seve seve kabul etti. Ayrıca Reşat Bey'in büyük kızı Leman'a da aşık olduğu için bu durumu fırsat bilip kızları Leman'la evlenmek istediğini de belirtti. Ahmet Reşat Bey'de bu duruma sevindi. Böyle bir durumun daha isabetli olacağını düşündü. Acele düğün hazırlıkları yapıldı ve akşamına Mahir Bey'le kızını evlendirdikten sonra diğer kader arkadaşlarıyla birlikte İstanbul'dan ayrılacağı vapura binmek üzere sabah erkenden konaktan ayrıldı. Kendisini kimsenin uğurlamasına müsaade etmedi.
Ülkeden ayrıldıktan bir süre sonra evine mektup yazarak iyi olduğu haberlerini verdi. Konakta ise Leman'ın kızı Ayşe KULİN'in annesi Sitare doğmuştu.

Kitap burada bitiyor ve bundan sonrası Umut'ta anlatılıyor. Ülkenin işgal altında olduğu zorlu günleri ve bu süreçte kahraman Türk halkının çetin direnişleri ile ülkenin düşman işgalinden kurtuluşunu ve bu olaylar üzerinden Ayşe KULİN'in büyük büyük atalarınında geçirdiği zorlu günleri çok güzel sürükleyici bir şekilde anlatılması ile kendinizi olaylara kaptırarak keyifle ve hüzünle okuyorsunuz. Romanı oldukça kısa tutmaya çalıştım ama buna rağmen yine de uzun bir post olacağı için diğer romanlarını da başka postlarda anlatmaya çalışacağım. Aslında amacım  bu postun içinde hepsini anlatmaktı.
Bundan sonraki sırada UMUT var.....

24 Şubat 2011 Perşembe

Gökyüzünün Güzelliklerine Dair

Bu fotoğraflar eşimin geçen yıl ki Finlandiya gezilerine giderken yolculuk esnasında çekmiş olduğu resimler. Hard diskimizi düzenlerken bu resimleri tekrar görünce bloğumda da paylaşayım dedim.
Aslında eşim çocukluğundan beri albüm düzenlemeye ve fotoğraf çekmeye meraklıdır. Bende daha sonra oluştu bu merak. O da kameralı cep telefonları çıktıktan sonra. Cep telefonları hem konuşmak için, hem de fotoğraf çekmek için olunca her anı, her şeyi ben de çeker oldum. Ama gerçekten güzel bir olay. Mesela okul yıllarında, ilk iş hayatımda ve bankadaki günlerime ait rersimlerim hiç yok. Aslında fotoğraf makinam da vardı ama taşımayı sevmiyordum. Başkaları çektiğinde de istemek aklımıza gelmiyor veya istemeye çekiniyorduk. Çünkü o zamanlar tab ettirilmesi koşulu ile sahip olunuyordu resimlere.Oysa şimdi e-postama atsana diyebiliyorsun.Teknolojinin en güzel yanı da bu olsa gerek.

Neyse konumuza geri döneyim. Konumuz gökyüzünün güzellikleriydi. Yıllar önce yalnız yolculuk yaptığım zamanlarda otobüsün camından gökyüzüne bakıp bulutları bulut tarlalarına ve bazı şekillere benzetir, hayal kurardım. O güzellik bana öyle huzur verirdi ki, kendimi o bulutların içinde hayal ederdim.Uzun bir süre öylece vakit geçer, yolculuğum keyifli bir hal alırdı.

Az önce resimleri tekrar görünce o günler aklıma geldi. Yukarıdaki resim mesela bembeyaz düz bir ovayı andırıyor. Güneş batmak üzereyken çekilmiş bir resim ama.O yüzden biraz kızıla da dönmüş bir ovaya benziyor.


Yine bulutların üzerinden güneşin batışı.Muhteşem bir görüntü. Düz bir tarlayı andırıyor.
Uçağın camına güneş ışınlarının yansıması.

Hem gece yolculuğu, hem de gündüz yolculuğu esnasında çekildiği için resimlerde gökyüzünün hem gece,hem de gündüz görüntüsü.
Bir ara da eşimin çektiği resimler ile Finlandiya hakkında da bir yazı yazmaya çalışacağım.Dediğim gibi geçen yıla ait bir geziden.Ama benim bugün aklıma geldi yazmak. Resmi bir iş gezisi olduğu için bu tür gezilere biz maalesef iştirak edemiyoruz. Aslında bu tür güzellikleri gözümle görmeyi de çok isterdim. İşim gereği bu zaten mümkün değil şimdilik ama ileri de zaman ne gösterir bilemeyiz tabii ki.Her şey nasip kısmet. Ancak kendi imkanlarımızla her yeri gezmek de mümkün değil.Bazı gezi planlarımız var ancak onuda sürekli erteliyoruz. Bu yaz sonunda eşimin bir proje kapsamında yine yurt dışı seyahatleri var.
Konuyu yine dağıttım.Oysa sadece gökyüzünün güzelliklerini yansıtacaktım. Neyse bundan sonrasını resimlere bırakıyorum. Aslında hala yoğun geçiyor günlerim.Anlatacak ve okuduğum kitaplardan bahsedecek olmam gerekiyor ama sınava hazırlanacağım. Belki o yüzden de buraya yoğunlaşamıyorum. O nedenle kitap okumaya da ara vereceğim birkaç aylığına.Yani dinlenmek amaçlı okuyacağım ancak. Okuduğum kitap yorumlarımı da kısmet olursa ileride yazarım.Neyse İnşaallah emeklerimiz boşa çıkmaz.
Herşey gönlünüzce olsun.Sağlık ve esenlikler diliyorum.

17 Şubat 2011 Perşembe

Mavi Boncuk Kolyem...

Bugün öğlen tatilinde Kızılay'a gittim ancak fazla vakit bulamadığım için takı malzemeleri satan başka yerlere bakma fırsatım olmadı. Öyle özlemişiz ki, öğlen tatili maalesef yeterli gelmedi gezmeye. Aslında ya hafta sonu ya da izinli olduğumuz bir gün gidip bol bol rahatça gezmek en güzeli. Bugünlerde havalar da günlük güneşlik. Böyle bir havada da  iyi ki gitmişim dedim ama keşke daha fazla gezip, ihtiyaçlarımı karşılayabilecek vakit bulabilseydim çok daha iyi olacaktı. Daha öncesinde de belirttiğim gibi çok detaylı gezemediğim için alışveriş konusunda tecrübeli değilim. Kursa giden arkadaşlarımdan biliyorum. Kurs öğretmenleri neyi nereden alacaklarına kadar da bilgilendiriyorlarmış arkadaşları. Ama benim arkadaşlarımdan takı yapan yok aralarında. Farklı kurslara katılıyorlar. (Ahşap, seramik, dikiş, vitray vs... ) Bende takı yapımını internet üzerinden ve kendim hazır aldığım bazı modellerden inceleyerek öğrendim. O nedenle amatörce çalışmalar benim yaptıklarım da.

Yukarıda ki kolyem de bunlardan bir tanesi. Elimdekileri değerlendirmek adına elimde bulunan iri köşeli boncuk ve kum boncuklardan yaptığım bir kolye. Bu kolyemdeki boncukları misinaya dizdim ve ve uç kısmına büyük bir cam boncuk takıp, en uç kısımlarını da bitle sıkıştırıp yaptığım, yapımı çok kolay bir kolyedir. Yalnız herşey de olduğu gibi bu da sabır isteyen bir uğraş. Dizim işi biraz zaman alıyor. Benim yine en sevdiğim çalışmalarımdan biridir bu kolyemde. Aslında bol bol malzemeye sahip olsam kafamda oluşturduğum o kadar çok tasarım var ki. İşte çalışıyor olduğum için hafta içi vakit bulamıyorum. Hafta sonu da yine başka önemli uğraşlardan dolayı çıkamıyorum. Tabii buna işyerimizin ve evimizin merkeze uzak olmasının etkisi çok büyük. Neyse sağlık olsun diyorum. Bende olduğu kadarıyla yapıyorum....

15 Şubat 2011 Salı

Yeşim Kolyem ve ve....

Uzun zamandır el emeği çalışmalarına vakit bulamıyorum. Ancak el attığım çalışmalardan da bir süre sonra sıkılıyorum. Fakat takı tasarımı asla bıkmayacağım uğraşlardan sanıyorum. Ancak onunda maliyeti çok yüksek oluyor benim çalışmalarımda. Kızılay'da ben bir tek yerde bu tür malzemeler satılan yer biliyorum. Satın aldığım yerdekiler her ne kadar güleryüz gösterseler de  güven vermiyorlar. Tabiri caizse resmen kazıklandığımı düşünüyorum ama taa oralara kadar gitmişken de elim boş çıkamadığım için göz göre göre razı geliyorum bu duruma. Asla pazarlık yapmayı da beceremiyorum. Bu durumda şikayetçi olmamam da gerekiyor haliyle aslında. Yaa!.. alt tarafı aldığım aparatlar, malzemeler döküm. Değerli taşlardan birkaç çeşit daha önceki yıllarda almıştım zaten. Aldığım malzemeler tamamen ara aparatlar ve takı malzemeleri. (klips, bit, çivi,zincir vs...) Gümüş değil, altın değil. Takı tasarlamayı çok ama çok sevmeme rağmen alım işlerinde tecrübe sahibi olamadığım için sürekli yapamıyorum haliyle. Ulus'ta ucuz olduğunu söylüyorlar ama oraya da gidemiyorum. Bana çok ters ulaşım açısından...

Neyse, geçen yıl Kız Olgunlaştırma Enstitüsündeki kurslardan birine yazılmak için arkadaşlarımla karar almıştık. Bu yıl arkadaşlarımla gittik. Bilgi aldık. Cumartesi sabah 9' dan akşam 4' e kadar vakit ayırmak gerekiyormuş. Ben taşınmamış olsaydım metro ile ulaşım rahat olacaktı ve daha yakındı mesafe ama şimdi çok uzaktayım, hem de metro gibi rahat ulaşım aracı yok. Arabayla bile gitsem sonuçta o trafik bezdirirdi beni. Göze alamadığım için kayıt olmadım. Eşimde zaten bir hafta sonumuz var onu da kurslarda mı geçireceksin dedi. O da pek istekli değildi. Ama dediğim gibi göze almış olsam bir şekilde ikna ederdim eşimi.  Neyse Kız Olgunlaştırma Enstitüsüne her türlü kurs için müracaat edilebiliyor.Takı tasarımdan, yemek kursuna, biçki dikişten, seramik, vitray vs...her alanda kurs açılıyor.Yalnız müracaatlar Ağustos ayında başlıyor. Arkadaşlarım dikiş kursuna müracaat ettiler. Çok da güzel geçiyormuş. Bayağı birşeyler öğrenmişler. Beni kaç kez davette ettiler kursa ama hala gidemedim. İnşaallah birgün gitmek istiyorum. Ben şayet takı tasarımına gitseydim, hem alım işinde bilgi sahibi olacaktım, hemde bilmediğim birçok teknikler de öğrenecektim. Boncuk ve tel örgü tekniklerini öğrenmek isterdim doğrusu.

Yukarıdaki resimde yine yeşim taşından arkadaşım için yaptığım bir kolye. Tarzım aynı gibi diğer yaptıklarımla ama ufak değişikliklerle ve elimde bulunan malzemelerle ancak bu kadarını yapabildim. Çok çok önceki zamanlarda birkaç çeşit daha yaptığım kolyeler de var. Onların modelleri farklı bunlardan. Daha sonraki zamanlarda onlara da yer vermeye çalışacağım. Bu değerli taşların özelliklerinden de yeri geldikçe bahsediyordum.Yeşim taşının özelliği de daha önceki bu yazımda...

21 Ocak 2011 Cuma

Gökkuşağını Sevmeyen var mı?...

Doğa olaylarını her zaman sevmişimdir. Özellikle Gökkuşağını gördüğüm zaman çocuklar gibi sevinirim. Çok kimse yağmurda ıslanmak istemez ama ben asla şemsiye taşımayı sevmem. Yağmurlu havada yürümek ve ıslanmak çok hoşuma gider. Kar yağdığında kartopu oynamaya, kardan adam yapmaya, hele hele kaymaya bayılırım.Yalnız buzlanma nedeni ile zorunlu yürüme durumlarında başımıza gelebilecek olan kayma durumları bunların dışında tabii ki..:)) Kastettiğim keyfi kayak olayı.
Böyle durumlarda  elimizden geldiğince bu güzelliklerin tadını çıkarmaya çalışırız. Eşimde benim bu konudaki mutluluğumu ve heyecanımı bildiği için tesadüfen tanık olduğu bu muhteşem gökkuşağının resimlerini çekmiş benim için...canım benim...
Ankara'da karasal iklim hakim olduğu için burada daha çok kışı yaşıyoruz. Çok kısa süre sıcaklar oluyor. Hatta yazın ortasında bile sağanak yağmura tanık oluyoruz çok zaman. Bu yaz da yine sağanak bir yağmurda dışarıda idik. Ben, bir mağazadan alışveriş yapacaktım ve eşim çocuklarla birlikte arabada kaldılar. Bende mağazaya girdim. Ben çıkana kadar inanılmaz yağmur başlamıştı ve iri iri dolular yağıyordu. Hatta haber konusu da olmuştu.O doludan birçok arabaların camları da kırılmıştı. Mağazadan dışarı çıktığımda doluların iriliğini görünce olduğum yerde kaldım, kafamı kıracağı düşüncesi ile.Yağmur olsa kesinlikle aldırmazdım, çünkü dediğim gibi ıslanmayı seviyorum... Herkes hayret etmişti. Daha önce o büyüklükte doluya rastladığımı ben hatırlamıyorum. Epey bir dolunun kesilmesini bekledim. Kesildikten sonra koşarak otoparkta beni bekleyen ailemin yanına döndüm ve ben arabaya biner binmez tekrar dolu yağmaya başladı. "Tam zamanında gelmişim" dedim. Camlara öyle sert  iniyordu ki...
Gökkuşağı resimleri ile doğa olaylarına ait yakın tarihli  bir anımda canlanmış oldu. (Bu yaza ait) Bu yaz bardaktan boşanırcasına yağan sağanak yağmurlara birkaç kez tanık olduk. Arabanın silecekleri yağmurun hızına yetişemiyordu... Maşaallah!.. Önceki yıllarda Ankara'ya bol bol yağmur yağdı. Ama eskisi gibi kış kışlığını artık fazla göstermiyor. Bir kez kar yağdı. O da belirli bölgelere ve iki günde de eridi. İnşaallah!.. yine yağmasını umut ediyorum. Eskiden en az üç kez yağardı kar.
Umarım herkesin hayatı bu gökkuşağı kadar renkli olur...Bu güzel kareleri de burada paylaşmak istedim ve  ayrıca benim için bunları çeken sevgili eşime de teşekkür ediyorum. Her ne kadar yoğunluğundan dolayı beni okumaya pek fırsatı ve bu teşekkürümden dolayı haberi olmasa da....:))))

18 Ocak 2011 Salı

Bu Hayat Hepimizin

Şimdi de İpek ONGUN'un gençlik serisi olan "Bu Hayat Sizin" adlı kitabından bahsetmek istiyorum. Kitabın adını ben çok sevdim. Gerçekten herkesin tek bir hayatı var ve asla geriye dönülüp tekrar yaşanmayacak bir hayat. O yüzden hayatımızı en iyi şekilde yaşamak ve etrafımızdakilere ve yakınlarımıza da bunu yaşatmak lazım. Güzel ve doğru bir hayat herkesin hakkı. Tabii herkesin de bunun farkında olması çok önemli. Farkında olanlara ne mutlu. Olmayanlarında bu tarz kitaplar okuması ve kendisini geliştirmesi gerektiğine inanıyorum. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp demiş atalarımız. Kişisel gelişim adına bu tür kitaplar okumak gerçekten içimizde var olan duygu ve düşünceleri açığa vurmamıza, kendi benliğimizin ve birçok şeyin  farkındalığına varmamıza yardımcı oluyor. O nedenle ben her okuduğumda kendimi daha iyi hissediyor ve daha öğrenmem gereken çok şey olduğuna, öğrendiklerimi de hayatıma uyarlamaya çalışıyorum.

Bu kitapta gençlere yazılmış bir kitap, ancak herkesin okuyabileceği, gençliğimizin ve gençlerimizin kıymetini daha iyi anlamamızı sağlayacak, onların dünyasına onların gözüyle bakmamızı sağlayacak bir kitap.

İnsanı eğiten, iyiye, doğruya yönlendiren, hayata bakış açısını değiştiren, hayata daha güvenle ve olumlu bakmayı, zorluklarla nasıl başa çıkmayı öğreten, gençliğe hitap etse de, kişisel gelişim adına yetişkinlerinde rahatlıkla okuyacağı bir kitap.

Kişinin birçok şeyi farketmesine yardımcı oluyor. En başta kişi yaşama amacını öğreniyor bu kitapta. Aile ile çocuk arasındaki iletişimin önemini, insan ilişkilerinde karşılaşılan doğrular ve yanlışları, arkadaş ve dost seçiminde nelere dikkat edilmesi gerektiğini, çevreye bakış açısını, duygu ve düşüncelerin dışa vurumunda insanı etkileyen ve etkilemesi gereken durumların farkında olunmasını sağlayan bir kitap.

Gençler ile ailelerin arasındaki sorunlarda ortak yolu bulup, her iki tarafında birbirini anlamasına yardımcı olacak, her iki tarafa da ışık tutacak bir kitap.

Hayatta önemsenmeyen, değer verilmeyen birçok şeylerden mutluluk paydesi çıkarılmasını sağlayan ve gençliğin hayata daha olumlu bir pencereden bakış açısı yakalamalarına vesile olacak bir kitap.

Ben gençlere hayat adına çok şeyler katacağına, hayata bakış açılarına yön vereceğine, aydınlatacağına inanıyorum. Gençlerin hayatta neyi yapması, neyi yapmaması gerektiği; nelerin doğru olduğu, nelerin olmadığı konusunda da bilgilendiriyor. Kısaca gençlere gelecek hayatında kişilik ve özgüven adına çok şeyler öğreteceğine, geleceğine yön vereceğine inanıyorum. Bu tarz kitaplarda yazılanların ne kadarını çocuklarımıza nasihat olarak verebiliriz veya davranışlarımızla gösterebiliriz ki. Okumanın hafızalarımızda daha etkili olduğunu düşünerek, ancak bu tarz kitapları okumakla hayat okulunda öğrendiklerini ve öğreneceklerini pekiştirerek kendi yaşamına uyarlamasının daha kalıcı ve etkileyici olacağını düşünüyorum.

Kitabı ben çok beğendim. Kitap gerçekten akıcı, içten ve derinden derine verilen öğütlerle oldukça da etkileyici. Bu anlamda amacına gerçekten de yönelik hazırlanmış bir eser. Ayrıca genel kültür adına önemli insanların özlü sözleriyle de zenginleştirilmiş ve altı çizilecek satırlarla dolu dolu bir kitap. Herkesin, özellikle de gençlerin okumasını tavsiye ediyorum.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Göze Limon Damlatmak

Daha önce göze limon damlatılmasının sakıncası olup olmayacağı konusundaki tereddütlerimden bahsetmiştim. İnternetdeki araştırmalarımın çoğunluğu limonun asit içerdiği için göze zarar vereceği yönünde idi. Tek tük sakınca olmayacağına dair yazılara da rastlamıştım.Hal böyle olunca tereddüte düşüp, bu nedenle sizlerden gelen yorumlarla bu merakımı gidermek de istiyordum. Sonrasında ise sizlerden gelen yorumlarla birlikte benim gibi merak eden arkadaşlar da oldu.Yazımın sonunda en doğrusunun zaten ilk fırsatta doktoruma danışmak olduğunu da belirtmiştim. Limon gerçekten günlerce gözümde oluşan rahatsızlıkları yok ediyordu ama sanıyorum doktorların genel görüşü de limonun asitli olmasından dolayı göze zarar vereceği idi. Bende Cuma günü öğleden sonra doktora kontrole gittiğimde sordum ve yüzüme hayretle bakıp, kesinlikle doğru olmayacağını ve aynen oda asit içerdiği için göze zarar vereceğini söyledi. Bana tavsiyesi ise gözümü her zaman düzenli olarak (nasıl dişini düzenli fırçalıyorsan bunu da öyle dedi) bebek şampuanı ile yıkamam gerektiğini,yukarıdan aşağıya 10 kez masaj, aşağıdan yukarıya da 10 kez masaj yapmamı söyledi ve bir damla verdi. Ayrıca bilgisayar kullanmadan önce, alışverişmerkezleri gibi kapalı ortamlara girmeden önce, kuru ortamlarda gözüme refresh (Gözyaşı damlası) damlatmamın gözümü rahatlatacağını ve hiçbir sakıncasının olmadığını söyledi.

Oysa  yazıma oldukça ilginç yorumlarda gelmişti. Özellikle Ayfer Sultan   ın bu yazıma bıraktığı yorumda da görüldüğü üzere;
sa.Mehtapcığım hayat meşgalesi oluyor zaman,zaman uğruyamıyoruz,limon ile yazını görünce tecrübelerimden çocuklar küçükken yani bebekken hergün yıkadıktan sonra gözlerine limon sıkardım sanırım 40 günlük oluncaya kadar daha sonraları haftada sıkmaya başladım şükürler olsun hiç bir sorun yok bende zaman,zaman sıkarım dinlendiriyor çocuklarım evlendiler bana limondan dolayı gözlük kullanmıyoruz diyorlar,yinede haftada birgün banyo sonrası göze sıkmak iyi gelir veya 15 günde bir göz pınarına damlatıp göz hareketi ile her tarafa yayılmış olur geçmiş olsun...A.E.O

Ama doktorlar kesinlikle sıcak bakmayınca insan yine de cesaret edemiyor.Sevgili Ayfer Sultan 40 günlük bebekler limonun yakmasına nasıl dayanıyorlardı acaba. Aslında miyobu da düşürmesi açısından her türlü acısına da katlanılırdı ama dediğim gibi kaş yapayım derken göz çıkarmak istemediğim için ben bundan sonra deneyemeyeceğim.

Yine de göz doktoruna gittiğinizde sizlerde sorun isterseniz.

Sizin doktorunuz bakalım nasıl karşılayacak. Daha başka yorumlarda bir televizyon programında bir doktorun da limonun göze faydalı olduğundan bahsettiğini bunun üzerine yorumu yapan arkadaşımızın anne ve babasının gözlük kullandıkları için denediklerini yazmıştı. Şimdiye kadar birkaç kez denemiş biri olarak bende acaba diyorum ama doktor tavisyesine de uyacağım haliyle. Sağlık ve esenlik dileklerimle.

13 Ocak 2011 Perşembe

Başkanımızın Jesti...

Yine neredeyse zaman aşımına uğrayacak bir post daha girmek istiyorum.
Kısa ve öz...
Bu hafta başı Daire Başkanımız Atila Bey emekliliğe ayrıldı. Ayrılmadan önceki Cuma öğleden sonra veda konuşması yaptı. Çok güzel nasihatlar verdi bizlere. Keşke herşey başkanımızın söylediği doğrultuda olsa. Bazen insan ne kadar çaba ve azim gösterirse göstersin maalesef herşey olması gerektiği gibi olmuyor. Bunun detaylarına girecek değilim. Ayrıca Kurumumuzda bulunduğu süre içindeki genel gözlemlerini de dile getirdi. Kendi adıma bende bütün bunların farkındayım ama maalesef elden birşey gelmiyor. Daha önceki toplumsal yazılarımda da belirttiğim gibi bir benle olmayan şeyler. Bizle olması gereken şeyler. Toplum her yeri kapsıyor. Neyse Türk milleti olarak eksikliklerimizin farkında olabilmeyi diliyorum sadece...Başkanımızla o gün vedalaşıp, emekliliğinde ve bundan sonraki hayatında sağlık ve mutluluk temennilerimizle uğurladık kendisini.
Kendisi çok iyi, çok nazik bir insandı. Mesela dünya kadınlar gününde eşine mutlaka bir buket çiçek götürmek üzere aldığında bize de alırdı. Bu masamdaki Atatürk çiçeği de Başkanımızın 2011 yeni yıl hediyesi. Yılbaşı günü yeni yılımı kutlayarak, çiçeğimi vermiş, güzel temennilerde bulunup, yüzümü güldürmüştü. Ayrıca benimle birlikte kendisine bağlı olarak çalışan bütün bayan arkadaşlarımıza da aynı jesti yapmıştı.

Bende kendilerine bundan sonraki yaşamında ailesi, çocukları ve torunlarıyla birlikte sağlıklı, hayırlı, mutlu bir yaşam diliyorum....

10 Ocak 2011 Pazartesi

Av Mevsimi ve Kitaplarım hk.

"Av Mevsimi" filmine gecikmeli de olsa, yeni sezon filmleri gösterime girerken, vizyondan kalkmadan, bu hafta sonu arkadaşlarımızla birlikte gidebildik. Aslında bir süre sonra televizyonda da gösteriliyor ama televizyonda hem izlemek için fırsat olmuyor, hem de izlemeye kalkışsanız bile durmadan reklam ile insanın izleme şevkini de kırıyorlar.

Bundan önce de en son gittiğimiz film "Newyork'ta Beş Minare" idi. "Av Mevsimi" bana sıradan bir film tadında geldi. Çok eleştiri almasına rağmen ben "Newyork'ta Beş Minare' yi daha çok beğendim. Gerçekten film için çok emek ve para harcanmış. Çok kaliteli ve Türk sineması için büyük bir gelişme idi bana göre.

Neyse "Av Mevsimi" bana sıradan filmlerden farksız geldi demiştim. Film için olumsuz şeyler söylemek istemiyorum. Çünkü emek verilip yapılmış sonuçta, saygı duyuyorum. Sadece benim için sıradan olduğunu belirtmek istedim. Özellikle şunun  altını çizmek isterim burada. Filmi bana sıradan kılan etkenin, yakın zamanda Ahmet ÜMİT'in "Kavim" adlı kitabını okumam olduğunu düşünüyorum. Film "Kavim" adlı kitapla aynı formatta idi. Sadece olayın konusu farklıydı ve daha basitti. Filmin sonunu kısa bir süre içinde çözebildik. Oysa Kavim'de olaylar farklı farklı boyutlara kayıyor ve okuyucuyu bile şaşırtıyordu. Kitap başından sonuna kadar gizemini korumaya devam ediyordu. Ayrıca öyle sürükleyiciydi ki, okurken film izliyormuş gibi olayları ve kahramanları gözümde canlandırabiliyordum. İkisi de polisiye, ikisi de maceralı;  Her ikisinde de emekliliği gelmiş, tecrübeli ve yıllarını bu işe vermiş komiser ve yardımcılarının bir cinayetin izini sürmeleri ve bu süreçte yaşanan olaylar zinciri. O nedenle izlemesem de olurmuş dediğim bir film. Ama "Kavim" i iyi ki okumuşum diyorum. Çok keyif alarak okudum çünkü. Tabii genelde filme konu olan eserler izlendiğinde, okunduğu tadı vermiyor çok zaman. O nedenle "Kavim" i film olarak izlesem düşüncem ne olurdu bilemiyorum. Kitaptaki kadar keyif almazdım belki de...

30 Aralık 2010 Perşembe

"Küçük Sırlar"

Daha önceki postlarımda televizyon bağımlısı olmadığımızdan ve dizi takip etmediğimizden bahsetmiştim. Ayrıca görsel medyanın hiç de eğitici yanlarını göremediğimden, çocuklarımıza ve gençlerimize kötü örnek olduğuna inanarak burada RTÜK' e hitaben yazı da yazmıştım.Son yıllarda RTÜK bu konularla ilgilenmiyor sanıyorum. Neyse RTÜK'ün alanına girecek konuları daha sonra araştırıp yazmak istiyorum.
Benim asıl konum bu sefer "Küçük Sırlar" dizisi. Benim kızım 11 yaşında ve bu diziyi çok seviyor. İzin vermiyorum izlemesine. Ancak fırsat bulduğu anda televizyondan ve internet üzerinden izlemediği bölümlere bakıyor. Yine internet üzerinden fotoğraflarını renkli çıktılar alıp, kendince hazırladığı magazin dergilerine yapıştırıyor. Çalışma masasına asıyor. Kızım Sinem KOBAL hayranı ve "anneciğim Sinem KOBAL için izlemek istiyorum bu filmi" diyor. Kızım ve onun yaş grubundaki arkadaşlarının hepsinde de bu beğeni ve hayranlığı görebiliyorum.O nedenle bu diziyi ve baş oyuncusu Sinem KOBAL'ı eleştiriyorum. Sevgili Sinem KOBAL keşke seviyeli, eğitici filmlerde rol alsa da, bu yaştaki çocuklara ve gençlere daha güzel, daha iyi örnek olabilse...
 
Bu hafta başı (27.12.2010) tesadüfen izlediğim bölümünde (iyi ki  izlemişim) inanılmaz ahlak dışı konulara tanık oldum. Eşim irem'e ders çalıştırıyordu. Ben de "hem televizyon izleyeyim, hem de küçük kızımı oyalayayım" dedim. Ablasını ders çalışırken rahatsız etmesin diye. Zaten tesadüfen televizyonun yanından geçerken bile göz ucu ile baktığınızda dizi hakkında fikir sahibi oluyorsunuz. İrem'e de o yüzden yasak getirmiştim zaten. Neyse bu son izlediğim bölümünde baştan sona ahlaksızlık diz boyuydu. Eminim önceki bölümler de böyle.
-Dizi de anne ve babaların evlilik dışı ilişkileri
-Bunun yanında çocukların da evlilik dışı ilişkileri
-Yine evlilik dışı çocuk sahibi olma
-Entrikalar,yalanlar
-Eşcinsellik
-Çocuk yaştaki genç kızın kendinden geçecek derece alkol tüketimi
-Sorumsuzluk
-Aile kavramın hiçe sayılması
-Şatafatlı bir hayat vs.....vs...
Bu dizideki gençler sözüm ona öğrenciydi galiba. Okul ve eğitim adına hiçbir şey göremedim ben. Çocuklarımıza yararından çok zararına inanıyorum. Amaç dizide ki karakterlere ve onların davranış ve yaşayış biçimlerine özendirici özelliğe sahip bence. Ben kızıma izletmiyorum ve nedenlerini de anlatıp, zaman kaybı olduğunu söylüyorum. Beni anlayışla karşılıyor. Tepki vermiyor ancak benim olmadığım yerde de ilk fırsatta izlemeye çalışıyor.
Peki bizde durum böyle. Acaba başka anne babalar bunun farkında mı acaba? Çok izleniyor, bol reyting alıyor ki uzun zamandır ekranlarda bu dizi. Bir de bu benim farkında olduğum dizilerden sadece bir tanesi. Acaba diğer dizilerde durum nedir? Mesela son zamanlarda bir yerlerde tesadüfen okuyorum veya duyuyorum. Fatmagül'ün suçu ne deniliyor.Artık bu slogan olmuş gibi. O diziler nasıl acaba? Aileler çocukları ile birlikte bu dizileri izliyorlar mı? Daha önceki bu,  bu , bu yazılarımda endişelerimden bahsetmiştim.

Ben ne kadar çocuğuma engel olursam olayım, toplum olarak bazı şeylerin üstüne düşmezsek, önemsemezsek çocuklarımız o toplumdan, o çevreden zarar görebilirler. Son zamanlarda benim çocuklarımdan birkaç yaş büyük arkadaşlarımın çocukları ile ilgili sıkıntı ve yakınmalarını dinlediğim zaman endişelerim gerçekten artıyor. "Demokratik, özgür, özgüvenli...vs. çocuklar, gençler yetiştirelim" derken, ahlaksız, saygısız, bencil, asi,sağlıksız, duyarsız, sevgisiz, tembel, miskin, tüketen vs....vs...çocuklar, gençler yetişiyor gibi me geliyor. Toplum olarak üzerimize düşen gerçekten ama gerçekten duyarlı olmalıyız. "Ben" diye hareket edersek zarar gören yine kendimiz oluruz. "Biz" demeliyiz. Hepimiz üzerimize düşeni yapmalıyız. Kendi keyfimiz için (bu dizi keyfi de olabilir) çocukları heba etmemeli; kendine, çevresine, topluma yararlı ve duyarlı nesiller yetiştirmeliyiz. Biz çocuklarımıza en iyi şekilde örnek olmalıyız. Bu bir tek benimle olmuyor. Bizle birlikte olmalı ki, toplum da iyiye doğru gitmeli. Çok mu zor bu? Bence değil. Aksine kolay. Biraz ilgi ve çocuklarımıza güzel model olmak. Çünkü çocuklar bizden gördüklerini dışarı yansıtıyorlar ve bu diğer çocuklara ve gençlere de kötü örnek teşkil ediyor. Lütfen bu konuda üzerimize düşeni seve seve yapalım.Bu çocuklar bizim yarınlarımız. Onlara güzel bir gelecek ve insanların insanca yaşadığı bir hayat sunalım...

Bu arada herkesin yeni yılını da kutluyor; sağlıklı, hayırlı, huzurlu, mutlu, sevgi dolu nice nice seneler diliyorum...Herşey gönlünüzce olsun!...

17 Aralık 2010 Cuma

Kar Manzarası

Geçen hafta Ankara'ya böyle kar yağdı. (12.12.2010) Daha doğrusu bölge bölge Ankara'da mevsim farklılıklar gösterebiliyor. Bizim oturduğumuz semtte kar yağışının ertesi günü buzlanma, ve trafikte zorluklar yaşandığında Annemlerin oturduğu yerde ise hiç kar yokmuş. Cumartesi annemler bizdeydi ve akşam ısrarlarımıza rağmen kalmadılar. Mahsur kalmaktan korktular ve o gün akşam eve dönmek için çıktıklarında arabayı otoparktan zor çıkarmışlar eşimle. Ancak kendi semtlerine vardıklarında, "annem biz geldik diye aradı ve burada hiç kar yok" dedi. İnanılır gibi değildi. Karlı havaları çok seviyorum ama evde olduğunuzda keyfi oluyor.Çalışıyorsanız çalışan insan için bayağı zorluklar yaşanıyor. Yine de kışın karın güzelliğini yaşamakta insana keyif veriyor.

Ertesi sabah kalktığımda ve pencereden baktığımda böyle bir manzara ile karşılaştım. Her yer kar olmuştu ve hala da yağmaya devam ediyordu. Bende böylesine güzel bir manzarayı hemen fotoğraflamak istedim. Ayrıca böyle bir günde evde olmak beni gerçekten mutlu etti. Bu güzelliği çocuklarım görünce onlarda mutlulukla karşıladılar ve kahvaltıdan sonra dışarı çıkıp karda oynamak istediler ve tabii bu arzularına da nail oldular. Daha iki hafta öncesine kadar Ankara'da manto,palto, kalın kazaklar giyemiyorduk. Resmen yazdan kalma sıcaklar vardı ve ani bir değişim oldu havalarda. Bakalım daha ne kadar şaşırtacak bu havalar bizi...

9 Aralık 2010 Perşembe

Limonlu Gözlere Dair.

Daha önce bu yazımda gözlerimdeki hassasiyetten bahsetmiştim. Çok sevmeme rağmen gözlerime makyaj yapamıyorum. Hemen kızarıyor, yanıyor, kaşınıyor, sulanıyor. O nedenle mümkün olduğunca hiç makyaj yapmamaya çalışıyorum. Ama özel gecelerde makyajsız da olmuyor tabii ki.

Yakın zamanda, ben lise yıllarındayken kuzenimle arada gözümüze limon sıktığımız aklıma gelmişti. Kuzenim gözlük kullanıyordu ve gözleri ileri bir numara idi. "Hem gözü güzelleştiriyor, parlatıyor, hem de miyop gözün numarasını düşürüyor" demişti kuzenim. Benim gözlerim ise zaten parlaktı, sanki ihtiyacım varmış gibi.O nedenle zaman zaman gözlerimize limon suyu damlatırdık.Gözü inanılmaz yakıyordu. Dayanılacak bir yanma değildi, resmen kıvranıyorduk. Ama güzellik uğruna yapmaktı benimkisi. Kuzenim ise hem gözlüğünden kurtulmak için, hem de daha güzel gözlere sahip olmak içindi onun yaptığı da.

Son zamanlarda ben bu yöntemi bir iki defa daha denedim. Lise yıllarımdan sonra ilk defa yakın zamanda yani. Birinci denemem özel bir gecemiz vardı. (Öğretmenler gününde). Makyajımı yaptım. Üstelik makyaj malzemelerimi yeni de almıştım ve bayağı da pahalı ürünlerdi. Daha sonra  internetten başka ürünlerle karşılaştırınca "ne kadar pahalı almışım" dedim. Gözümün hassasiyetini bildiğim için kaliteli olsun istedim ama yine de değişen birşey olmadı ve gözlerim kızarmaya, yanmaya, sulanmaya başladı, makyaj sonrası. Ben de "ne yapabilirim, ne yapabilirim" diye düşününce bu limon suyu aklıma geldi ve birer damla gözüme damlattım. İlk önce inanılmaz kanlandı, yandı, sulandı ve o etkiler azalınca da gözlerimdeki hem rahatsızlık, kızarıklık gitti. hem de gözlerimi daha da parlattı ve netleştirdi. Ben de şunu düşündüm, "her halde gözdeki mikropları kırıyor". İkincisi de bilgisayar başında fazla çalıştığım bir günde gözlerimdeki normal yorgunluk ve rahatsızlık anında yine limona başvurmakla oldu. Sonuç yine mükemmeldi. Daha net görüyordum sanki, gözlerimde batma, yanma hissi de yok olmuştu. Kısaca kendimi çok daha iyi hissediyordum limon sıktıkça.

Kısaca sade de gelecek olursam, az önce göze limon damlatmakla ilgili internetten araştırmalar yaptım. Göze zarar verebileceği yönünde idi. Ama benim gözlerimi de rahatlattığını gözlemledikten sonra kendim doktoruma sormadan bir daha denemeyi düşünmediğim fikrine kapıldım. Sakıncası olmasa acısına katlanıp, gözlerimi rahatlatmaktan yanayım ya ben...Neyse kaş yapayım derken, göz çıkarmayalım...En iyisi doktora danışmak...Bu arada sizin de bu konuda fikirleriniz olursa paylaşırsanız sevinirim.Sağlık ve esenlikler diliyorum.

Resim :http://www.meleklermekani.com/portal/limon-kabugundaki-muziceler.html

6 Aralık 2010 Pazartesi

Gizem ve Heyecan Dolu Bir Kitap

"Kavim" film tadında okuduğum ender kitaplardan oldu. Ayrıca uzun zamandır polisiye kitaplar da okumamıştım.Özlemişim doğrusu. Kitabın içeriği hakkında fazla birşey anlatmak istemiyorum. Çünkü anlatırsam gizemi bozulacağından okumak isteyenlere haksızlık etmiş olurum.  Kitapta başından sonuna kadar sürükleyici, heyecanlı ve merak uyandıracak kadar da gizemli olaylar zinciri var. Bu yüzden son yıllarda hatırladığım kadarıyla sayfa adedi olarak en fazla okuyarak rekor kırdığımı da söyleyebilirim.

Kitabın gizemini bozmadan kısaca değinmek istiyorum ben yine de. Konusu, Başkomiser Nevzat ve yardımcıları Komiser Ali ve Zeynep'in ilginç bir cinayetin izini sürmelerini konu alıyor.Öldürülen kişinin kalbine haç saplı bir bıçak saplanmış ve masanın üzerine açılmış olan bir İncilde Zekeriya peygamberin bir sözünün altı maktülün kanı ile çizilmiş  ve kitabın sağ tarafına mor gabriel yazılmış. Bu ipuçları cinayetin Hristiyanlık ve Süryanilikle bağlantısı olduğuna dikkatleri çekiyor. Cinayet aydınlatılmaya çalışılırken, bu bulgular üzerinde durulup, konuyla bağlantısı olabileceği düşünülen kişiler bulunuyor.Onlarla görüşüyorlar ve bu yönde araştırma yapıyorlar.Olayın kahramanlarını bu yönde araştırma yapmaya yönlendirirken, bu arada bu cinayetle bağlantısı olduğu anlaşılan başka cinayetler de işleniyor. Fakat bu cinayetlerle olayın altından farklı konular çıkıyor ve olayın gizemi gittikçe daha da artıyor....

Kitap başından sonuna kadar heyecan ve gizem dolu. Olayın nereye varacağını hep merak ediyorsunuz.  Ayrıca oldukça da sürükleyici olduğu için elinizden bırakmak istemiyorsunuz.Mümkün olduğunca kısa tutmaya çalıştım kitabı.

Ahmet Ümit'in Kavim adlı bu kitabını okumanızı tavsiye ediyorum ben. İlk fırsatta diğer kitaplarını da okumak için sabırsızlanıyorum. Şimdiye kadar bu okuduğum ikinci kitabı. Daha önce de Bab-ı Esrar'ını okumuştum. Güzel ve sağlıklı bir hafta diliyorum herkese. Bol ve keyifli okumalar da....

29 Kasım 2010 Pazartesi

Zahir

Simyacı kitabının yazarı Paulo COELHO'nun "Zahir" adlı kitabından bahsedeceğim.

Zahir, önce sıradan daha sonra ünlü olan bir yazarın savaş muhabiri olan eşi Esther'in kaybolmasının ardından, eşini arayışını konu alıyor. Eşinin kaybolmasının ardındaki sırrın izini sürerken, ayrıca kendi iç dünyasında da yolculuğa çıkıyor. Kitabın başında konunun nereye gideceğini merak ediyordum. Kitabı yarıladığımda olay anlaşılmaya başlamakla beraber, sonu tahmin ettiğim gibi gelişti ancak beklediğim gibi son bulmadı.

Kitabın ilk başlarında yazarın kafasının karışık olduğunu düşündüm ve  ne istediğini, neyi anlatmaya çalıştığını anlamaya çalıştım.

Kitap diğer bir açıdan toplumsal değerlerimize, inançlarımıza, kültürümüze ters düşen bir konudan bahsediyor. İki evli çift evli iken birbirlerinden uzak, iletişim yoksunluğu içinde iken; her iki çiftin birbirlerini aldatması, bunu bilmelerine rağmen bunu normal bir durummuş gibi karşılandığını yansıtması, ilişkilerinin tamamen tıkandığında kadının aniden ortadan kaybolması ve bundan sonra yazarın sevdiğini düşündüğü karısının peşinden serüvene çıkarken sevgiyi, aşkı da sorgulaması konu ediliyor.

Konu beni sarmadı. Dediğim gibi toplumsal değerlerimize aykırı olan evli olsa da, eşini sevse de, başkalarıyla ilişki normalmiş gibi yansıtılması; sevgi gibi, evlilik gibi kutsal değerlerle özleştirilmesi bana saçma gelmesine rağmen kitapta anlatılan kısacık öyküler ve hayata dair önemli anekdotlar için okunabilir. Kitaptan alınacak dersler de var bu anlamda. Mesela elimizdeki bazı değerlerin kıymetini ancak kaybettiğimiz zaman anlamamız gibi.

Kitabın ortalarında toplantılarda, ulu orta ortamlarda insanların duygularını, düşüncelerini, yaşadıklarını, deneyimlerini, tecrübelerini, acılarını ya da her neyse konuşması ve başkalarıyla da paylaşması gerektiğini, böyle yaparak başkalarının da benzer sorunlar yaşayabildiklerini öğrenerek, kendilerine olan özgüvenlerinin gelişeceğine, kendilerini daha iyi hissedip, kendileri ile barışık olabileceklerine dikkat de çekiyor. Konu itibari ile bana birşey katmadığı aşikar ama yine de altı çizilecek cümleler, satırlar da var kitapta. Tabii son paragrafımda kitabın bir bölümünden bahsettiğim gibi ulu orta herşeyi, herkesle paylaşmanın doğru olduğuna katılmıyorum ben.

Sonuç olarak, yazarın takıntılarını, takıldıklarını, tutkularını ve aşklarını konu aldığı ve sorguladığı bir kitap.Yazarın aşkının, tutkularının ve bilinmez bir maceranın peşinden gitme arzusunun yanında, kendi iç yolculuğuna çıkarken aslında sonunu düşünmeden ve nelerle karşılaşacağı kaygısını gütmeden aşkının izinden kendini bulma adına yaptığı yolculuğunun öyküsü  "Zahir"...

25 Kasım 2010 Perşembe

Sedef Kolyem...

Sedef kolyem; Bu kolyemi de severek kullanıyorum.Tasarımı  çok kolay, ancak yapımı oldukça zordu.Yapım aşamasında beni adeta çıldırtmıştı. Gece oldukça geç bir saatte bitirdiğimi hatırlıyorum.Yaklaşık bir beş sene olmuştur.Çünkü küçük kızım doğmadan önceki hobim takı tasarımı idi.Çoğunu da hediye verdiğim için hepsini burada yayınlayamıyorum.Verirken nasıl olsa ben yenisini yaparım diye resimlerini de çekmemiştim ama düşündüğünüz gibi olmuyor maalesef. Yerine yenilerini yapamadım.Sadece elimdekileri kullanıyorum şimdilik .Çünkü küçük kızım doğduktan sonra çok fazla hobi işlerine vakit ayıramaz oldum. Neyse, bu kolyeyi yaparken bayağı bir zorlanmıştım.Mum ipi o boncukların arasından geçirmek için az uğraşmamıştım ve basit gibi görünmesine rağmen büyük emek harcamıştım. Bu kolyede kullandığım malzemeler sedef, kırık boncuklar, kırık deniz kabukları ve iri rengarenk kum boncuklar ve kapatma klipsi.Elimdeki malzemeleri değerlendirmek adına yapmıştım. Mum ipi boncukların arasından geçirip, düğüm atılarak yapılan basit bir işlem ama iş o deliklerden o ipi geçirirken göstermemiz gereken sabır. O da tamamsa çok kolay ve oldukça şık bir kolye.

Kırka Bir kala

Bayramdan önceki hafta sonunda küçük kızımı oturduğumuz semtte bir parka götürmüştük eşimle. Benim kızım oynarken birden iki arkadaş buldu ve kumla oynamaya başladılar.Benim kızım 4,5 yaşında, diğer iki küçük sevimlilerde aşağı yukarı aynı yaştalar. Ben de eşimle birlikte bankta oturup hem sohbet ediyor, hem de uzaktan takip ediyordum.Sonra yemekteyiz programındaymış gibi her biri kendince topladıkları çer çöp, yaprak,taş ve kumlarla yemekler yaptılar. Birisi kek, yaprak sarması, diğerleri başka birşeyler. Daha sonra bizlerden de yardım istediler ve biz anneler de yanlarına oturduk hem onları izliyoruz, hemde malzeme toplamalarına yardım ediyoruz ve hem de konuşmalarına gülüp eğleniyoruz.Öyle ilginç güzel kelimeler söyleyip, cümleler kuruyorlar ki. Çok şeker ve çok doğallar. Daha sonra bu konuşmalara tanık olunca annelerde buna benzer başka anıları da anımsamaya çalışarak onları birbirimize anlatmaya başladık ve çocuklarımız sayesinde annelerle de tanışıp, sohbet etme imkanımız oldu. Sohbetimiz sırasında ben aslında bu anları yazmak çok iyi oluyor. Bir süre sonra unutuyorsunuz ve aradan zaman geçip de yazdıklarınızı okuyunca çok hoş bir anı olarak anımsıyorsunuz derken, ben bloğum olduğunu ve daha çok orada yazmaya çalıştığımı ve buna rağmen eskisi kadar sık yazamadığımı bahsettiğimde Gün ışığı arkadaşımız kendisinin de bloğu olduğunu, aynı şeyleri kendisininde bloğunda fırsat buldukça paylaşmaya çalıştığından bahsetti. Bloklarımızın isimlerini aldıktan sonra ben kendisini ziyaret ettim ve bloğunu çok beğendim. Bloğunda gerçekten faydalı ve hayata dair bir çok konularda paylaşımları var arkadaşımızın. Ayrıca ikinci bebeğini bekliyor. Kendisine hayırlı , sağlıklı doğumlar diliyorum. Bloğuna ayrıca "bir annenin güncesi" de diyebiliriz. Bloğunun gerçek ismi ise "Kırka Bir kala"...

24 Kasım 2010 Çarşamba

Değerli Öğretmenlerimiz

Bir toplumun çağdaş medeniyetlere ulaşması, gelişmesi ve kalkınması ancak ve ancak eğitimle mümkündür. Bu nedenle  gelecek nesillerin biçimlenmesinde öğretmenlerimizin emeği çok büyüktür.
Başöğretmen Atatürk bu nedenle öğretmenlerimize "Gelecek nesiller sizin eseriniz olacaktır" demiştir. Öğretmenlik en kutsal meslektir. Her birey ilköğretimden itibaren hayat boyu öğretmenlerinin vermiş olduğu eğitim, öğretim ile topluma ve milletine faydalı olmak durumundadır. Bugün hayatın her alanında, meslek gruplarının yetişmesinde değerli saygıdeğer öğretmenlerimizin emeği vardır.Onlara gereken değeri ve saygıyı göstermeli ve onların emeklerini boşa çıkarmamalıyız. Öğretmenler hayat boyu bizim rehberimiz, eğitmenimiz, liderimizdir. Herşeyi bize onlar öğretir. Öğretmenlerimizi bugün değil her gün anmalı ve onlara gereken değeri vermeliyiz.

Bende başta kızlarımın öğretmeni olmak üzere tüm öğretmenlerimizin öğretmenler gününü kutluyor, sağlık, esenlikler ve başarılar diliyorum.