YORUM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YORUM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Mayıs 2017 Çarşamba
KAPODAKYA GEZİMİZ
TUZ GÖLÜ
Uzun yıllardır gezip-görmeyi çok arzu ettiğim Kapodakya gezimizi 30 Nisan 2017 tarihinde sabah erkenden yola çıkarak gerçekleştirdik.1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramından dolayı resmi tatil olan Pazartesi günümüzü de içine dahil edip, iki güne sığdırabildiğimiz dolu dolu bir gezi oldu bizim için. Ancak Kapodakya ve çevresi benim hayal ettiğimden de büyüleyiciymiş. Aynı zamanda bir derya imiş.Yıllardır günü birlik bile gidilip görülebilir diye düşünürken, aslında değil bir gün bir haftanızı ayırdığınız takdirde her bölgesi karış karış gezilecek tarihi ve doğal güzelliğe sahip. Ayrıca yol boyunca yine doğal güzelliklere ve tarihi yerlere de uğrayabileceğiniz bir güzergahta olması size dolu dolu keyif alacağınız bir yolculuk imkanı da sağlıyor.
Biz Ankara'dan yola çıktık. İlk uğrak yerimiz yolumuzun da üzerinde bulunan Tuz Gölü oldu.Tuz Gölü Ankara'nın ilçelerinden Şereflikoçhisar' da bulunuyor.Aynı zamanda Aksaray, Konya, il sınırlarının kesistiği bölgede yer alıyor.Tuz gölü, Van Gölünden sonra Türkiye'nin ikinci büyük gölüdür.Türkiye'nin tuz ihtiyacının büyük bir bölümü buradan karşılanıyor.
Biz Tuz Gölü'ne birkaç defa yaz aylarında tatil dönüşü uğradık.Yazın gölün yüzeyi kuru olduğu için uzun mesafeli yürüyüşler yapılabiliyor. Yazın yüzeyinin kuru olmasının nedeni buharlaşmadan kaynaklanıyor. Bu mevsimde tuz oranı daha fazla oluyormuş. Nisan ayında ise ilk defa gittik. Yüzeyi su ile kaplı olduğundan çok fazla yürüme mesafesi bulamıyorsunuz ancak tuz kristallerine dokunabilmek ve gölün kenarından o muhteşem manzarasına tanıklık etmek için bile görülmeye değer.
Tuz gölüne her fırsatta uğrayabilmeyi çok arzu ediyorum. Güneşin batışına da Tuz Gölünde denk gelebilmek büyük bir şans bence. Eğer Tuz Gölüne gitmeye niyetlenirseniz bunu da göz önünde bulundurun derim...Ayrıca Gölün etrafında turistik eşyaların ve tuzdan üretilen kozmetik ürünlerin satıldığı yerlerden alışveriş yapabilir, cafesinde göle karşı çayınızı, kahvenizi yudumlayabilirsiniz....
DEVAMI GELECEK....
22 Eylül 2016 Perşembe
MEHMET AKİF ERSOY' A DAİR
Bloğuma eskisi kadar vakit ayıramasam da okuduğum kitaplar hakkında kendi yorumlarımı ve ben de bıraktığı etkisi ve konusuna kısaca değinmek istiyorum. Mümkün mertebe her fırsatta kitap okumaya çalışıyorum ama eskisi kadar buraya not düşemiyorum. Şimdi ise kısa bir süre önce okuduğum Tarihçi Sinan MEYDAN'ın Mehmet Akif ERSOY' u anlatan kitabından bahsetmek istiyorum. Mehmet Akif ERSOY tarihimize damga vurmuş bir şairimizdir. Türkiye Cumhuriyeti ve milletine armağan ettiği milli marşımızı coşku ile söylediğimiz her fırsatta da saygı ile anıyoruz. Ancak kendisini sınırlı ölçüde tanıyoruz. İşte bu nedenle kitabı ilk fark ettiğimde de ilgimi çekti ve kendisini daha yakından tanıma ve bilinmeyen yönlerini öğrenme isteği ile merakla okudum kitabı.Yazar, Mehmet Akif ERSOY'un bilinmeyen yönlerini araştırmalar sonucu tarihi belgeleriyle, şiirleri ve eserleri üzerinden de roman tadında anlatmış. Bu anlamda da ilgiyle okunacak bir kitap bana göre. Kitapta Mehmet Akif ERSOY'un dinine bağlı olduğu kadar da son derece modern,ileri görüşlü, vatansever,akılcı, bilimci,yeniliklere açık, kültürlü, eğitime önem veren yönü de detaylı bir şekilde anlatılmış kitapta. Kitaba kısaca değinmek gerekirse; Mehmet Akif ERSOY'a göre okumamak cehalet ve ilimsizliğe, cehalet ve ilimsizlik de yokluk ve yoksullağa neden olmuştur.Halkın her bakımdan yokluk,yoksulluk ve borç içinde olduğunu, sağlıksız koşullarda yaşadığını belirten Mehmet Akif ERSOY'a göre bunun nedenlerini müslüman halkın yeterince çalışmamasına, dinini yeterince bilmemesine, yeterince okumamasına ve iyi eğitim almamasına bağlamıştır. Cehaletten kurtulmak için ilim çağına mutlaka ayak uydurmak gerektiğini belirtmiştir. Müslümanların geri kalmasını batı medeniyetinden ve gerçek dinden uzak kalmasına bağlamıştır...Mehmet Akif sanat toplum içindir anlayışını savunmuş. Edebiyatın ahlaka hizmet etmesi gerektiğini düşüncesinde olduğu için, şiirlerinde daha çok toplumsal sorunlara değinmiş, aşk manzumeleri yazmamış.Kitabın ilk sayfasındaki;
Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim" /
"İnan ki: Her ne demişsem görüp de söylemişim" mısralarında da bunu ifade etmiş.
Kitabın yazarı tarihi belgelerle ve araştırmalar sonucu tamamen objektif olarak kaleme aldığı kitapta eleştirisel yaklaşımlarda da bulunmuş. Mehmet Akif ERSOY'un hayatı üzerinden bilinmeyen birçok konu ve kişiler hakkında da beni aydınlattığını düşünüyorum kitabın...
Etiketler:
BANA DAİR,
DUYGU VE DÜŞÜNCELERİM,
OKUDUKLARIM,
Tavsiye Ettiklerim,
YORUM
8 Mart 2016 Salı
Kadınlar Gününün Anlam ve Önemi
8 Mart 1857 yılında Amerika'da bir dokuma fabrikasında çalışan çok sayıda kadın işçi çalışma koşullarının iyileştirilmesi için grev yapmışlar.Ancak grev esnasında polisin kadınlara saldırması ve kadınları fabrikaya kilitlemesi sonucu fabrikada çıkan yangında çok sayıda kadın işçi yanarak can vermiş ve cenazelerine binlerce insan katılarak çok ses getirmiştir. Daha sonraki yıllarda dünyanın birçok yerlerindeki sivil toplum kuruluşları tarafından kadın haklarının gündeme getirildiği sıralarda 8 Mart'ı Dünya Kadınlar Günü ilan etmek için çalışmalar yapmışlar ancak resmi olarak 1960'lardan sonra Amerika'da da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilan edilmesi ile tüm dünyaya yayılmıştır.Aslında 8 Mart Kadınlar günü kutlama değil, emekçi kadınları anma günüdür. Kadın haklarının da en çok gündeme geldiği günlerden bir gündür aslında.
Aslında dünyanın hiç bir yerinde kadınlara gereken değer verilmiyor.Kadınlar bir metaa olarak, hizmetkar olarak görülüyor, horlanıyor, ikinci plana atılıyor.Birçok bilimsel, siyasal, kültürel ve etkin alanlarda erkek hakimiyeti daha ağır basıyor.Bir önceki yazımda "Duvarların Arkasında" adlı müslüman kadınlar hakkında yazılmış bir kitaptan bahsetmiştim ve Türk islam kadını olarak onlardan çok daha şanslı olduğumuzu da dile getirmiştim.Tabii ben kendi açımızdan olaya bakmıştım.Kırsal kesimlerimizde, bazı bölgelerimizdeki kadınlarımızın durumları içler acısı.Kadınlarımıza birçok kesimlerde gereken değer verilmiyor maalesef.Bizim ülkemizde de birçok kadın cinayetleri, kadına şiddet toplumumuzun kanayan yarası. Aslında Türk kadınları medeniyete Yüce önderimiz Atatürk sayesinde Avrupalı kadınlardan önce ulaşmıştır.Kadın haklarında yasal olarak çok büyük iyileşmeler sağlansa da geçmişin izleri günümüze de kadar taşınmıştır toplumumuz tarafından.Yüce önderimiz Atatürk Türk Kadının, Türk Cumhuriyetinin var olmasında büyük bir katkıya sahip olduğunu savunmuştur. Hiç şüphe yok ki; tarlayı eken, çifti süren, ormandan odun kesip getiren, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla birlikte sırtlarıyla, kağnısıyla, kucağında yavrusuyla yağmur dememiş, çamur dememiş, kış dememiş, sıcak dememiş, savaşta cephanelerde mermi taşımış Türk ordusunun yanında yer almış olan Türk kadınlarımızdır. İşte bu yüzdendir ki; Sevgili Atamız "Türk kadınına her alanda güvenmelisiniz. Onlar anne olmasını, gerçek bir anne olmasını bildikleri kadar medeni alemin her branşında da üstün yetenekleri ile birer uzman olmasını bilecek kadar çalışkandırlar, inançlıdırlar ve gayretlidirler." demiştir. Atamız saygıdeğer kadınlarımızı, Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onlardan daha üste çıkacak bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmemiş ve buna kesinlikle inanmıştır.Bize de düşen Atamızın bu inancına ve güvenine layık olmalı; Türkiye´nin gelişmesi, refah seviyesine ulaşması ve daha aydınlık yarınlara taşımamız için erkeği ile birlikte daha çok çaba ve gayret içinde olmalı, umutla birlikte çok çalışmalıyız.
Görsel Kaynak:blog.milliyet.com
yasatilansozler.blogspot.com
Etiketler:
Anma,
BANA DAİR,
DUYGU VE DÜŞÜNCELERİM,
HAYATA DAİR,
KADINA DAİR,
Özel Gün,
YORUM
3 Mart 2016 Perşembe
Duvarların Arkasında
"Duvarların Arkasında" Ayşe BÖHÜRLER ve Aslıhan EKER'in 3 yılı kapsayan çalışmaları sonucu ortaya çıkmış belgesel niteliğinde, 13 islam ülkesini ve buralardaki 200'den fazla kadınla yaptıkları görüşmeler sonucu oluşan bir kitap.Yazarlar bu çalışmaya başlamadan önce ön araştırma yapmak istediklerinde, o ülkelerdeki kadınlar hakkındaki belgelere, bilgilere ne yazık ki batılı kaynaklardan ulaşabilmişler.Ancak o belge ve bilgilerde batının coğrafik ve kültürel farklılıkları gözetmeden islam ülkelerindeki kadınları erkeğine köle olmuş, baskı altında kuşatılmış, cahil, ezik, burkaların ve peçelerin arkasına gizlenmiş bir kadın modelinde önyargılarını yansıtan kaynaklarmış.
Bu projenin asıl amacı ise islam ülkelerindeki kadınları kendi gözleri ile görmek,tanımak ve aslında yansıtıldıkları gibi olmadıklarını ortaya koyacak olumlu bir imaj çizmeye çalışmak olmuş.Bu nedenle de görüştükleri kadınları kötü hikayeleri olan alt kesimlerden değil de, başarılı, kariyer sahibi elit tabakadan kadınlar olmuş.
Bu anlamda oldukça kapsamlı bir çalışma olmuş.Kitap 550 sayfa, sık ve küçük punto ile yazılmış. Normal kitap formatında yazılmış olsa iki katına çıkardı sayfa sayısı. Aslında her islam ülkesindeki kadınlar ve o ülkenin kadınlarının ortak yaşam koşullarını ve kültürlerini ayrı ayrı ele almak daha açıklayıcı ve aydınlatıcı olabilir.Ancak geniş çaplı anlatmak çok sayfalarımı alır benim de.Aslıhan EKER bir konferansta müslüman kadınlardan, gittikleri her ülkede artık duymaktan sıkıldıkları cümle "kendimize göre bir takım problemlerimiz var, ancak diğer müslüman ülkelerin kadınlarından daha şanslıyız" olmuş. Bunu en fakir ülkeler arasında olan Yemen'deki kadınlar dahi söylemişler.Bu da kendi kültürlerini, yaşam koşullarının onlara getirdikleri sıkıntıları özümsemiş olduklarını gösteriyor.Ancak islam ülkesindeki kadınların genel sorunları boşanmalar. Boşanma erkek tarafından kolay olmakla birlikte, kadına zorluk, neredeyse imkansızlık teşkil ediyor.Çok eşlilik de temel sorunlardan ve erkek istediği zaman ikinci, üçüncü eşe sahip olma hakkını kendinde görüyor.Kanunlara göre erkek ikinci eş almak istediğinde ilk eşine danışmak zorunda, ancak danışsa bile eş izin vermese de erkek kadını rahatlıkla boşayıp, daha sonra da bütün haklarından feragat ettirip, sokağa terk edebiliyor veya şiddet uygulayabiliyor.Yine birçok ülkede namus cinayetleri cinayet muamelesi görmüyor.Cinayet işleyenler çok kısa sürede hapisten çıkarılıyorlar. Hatta haksız yere öldürülen kadınların üzerine iftiralar bile atılabiliyor "namus cinayeti" diye.Bütün bu gibi sorunların yanında kadının velisi olmadan tek başına karar verememe, miras dağılımında eşitsizlikler, başörtüsü temel sorunlar teşkil ediyor. Bütün bunları düşündüğümüzde Türk ve islam kadını olarak ne kadar şanslı ve özgür olduğumuzun bir kez daha farkına varmış oluyoruz.Kitabı ben ilgiyle ve merakla okudum.Benim için kitabın kurgu değil de, gerçekleri yansıtması ve o bölgedeki insanlarla görüşmeler sonucu yazılmış olması çok önemli.Çünkü İslam ülkesindeki dindaşlarımız hakkında daha kapsamlı bilgi sahibi oluyor; kendi yaşam koşullarımız ve haklarımızı da düşündüğümüzde bir değil, bin şükür sebebimiz daha olmuş oluyor.
Etiketler:
BANA DAİR,
DUYGU VE DÜŞÜNCELERİM,
KADINA DAİR,
OKUDUKLARIM,
Tavsiye Ettiklerim,
YORUM
23 Aralık 2015 Çarşamba
Büyü Dükkanı
Kızımın edebiyat öğretmeninin kızıma hediye ettiği Büyü Dükkanı, Psikolog Sayın Yeşim TÜRKÖZ tarafından kaleme alınmış Psikoterapi öykülerinden oluşan kurgusal, masalımsı tatta bir kitap. Büyü dükkanındaki her bir öyküde dükkana gelen müşterilerin ruh hallerinde kendinizden de bir şeyler bulabilirsiniz. Kendinizi o müşterinin yerine koyabilirsiniz. Büyü dükkanına gelen her bir müşteri satıcıdan hayatlarına dair bir takım isteklerde bulunuyor. Satıcı, müşterilere dükkandan her şey alabileceklerini ancak bunun karşılığında mutlaka bir bedel ödemeleri gerektiğini söylüyor. Satış esnasında gerçekleşen bu diyalogda ise okuyucunun da kendinden bir şeyler bulabileceği iç hesaplaşma başlıyor. Gelen her bir müşteri kendi hayatlarında eksiklik olarak düşündükleri arzularına karşılık, satıcının istemiş olduğu bedeli ödemeye cesaret edememesi ile kendi iç dünyasında çelişkileri başlıyor. İsteğine karşılık ödemesi gereken bedelin buna değip değmeyeceğini, ödediği bedel karşılığı sahip olduğu arzusunun onu gerçekten mutlu edip edemeyeceğini veya bu bedeli ödemeye cesaretinin olup olamayacağını sorgulatarak iç hesaplaşmaya sevk ediyor. Bu iç hesaplaşma ile hayatımızdaki güzelliklerin farkına varmamız gerektiğini, geçmişteki yaşanmışlıkların da hayatımızda önemli yeri olduğunu, elimizdeki değerlerle de hayatımızın anlamlı ve güzel olabileceğini görmemizi sağlıyor. Kısacası hayatımızı sorgulamamız gereken; yaşanılan her anın kıymetini bilmemiz gerektiğini, elimizdeki varlıklarımızla, değerlerimizle de mutlu olunabileceğini hatırlatan gerçekten de insana psikoterapi olabilecek nitelikte bir kitap...
Etiketler:
AKTİVİTELERİMİZ,
BANA DAİR,
HAYATA DAİR,
KIZIMA DAİR,
OKUDUKLARIM,
Tavsiye Ettiklerim,
YORUM
21 Aralık 2015 Pazartesi
Hayata Güzellik Katmak...
Merhabalar,
Yeniden yazmaya ve paylaşmaya karar verdim.Yazmaktan ve paylaşmaktan her ne kadar keyif alsam da, son yıllarda üşenme durumlarım oldu.Tabii ki bu arada çok verimli çalışmalarım, kazanımlarım, keyif aldığım uğraşlarım oldu.Daha önce bunlardan da bahsetmiştim.Bunların sonucundan inanılmaz büyük keyif aldım. Bu keyifli uğraş ve kazanımlarımı çevremde sevdiklerimle de paylaştım.Ancak burada tekrar paylaşmak için bir türlü başlangıç yapamadım.Çok şükür günlerimiz dolu dolu ve verimli geçiyor.İnsanlar hayata pozitif bakarak ve en önemlisi kendilerini keyiflendirecek, gururlandıracak uğraşlar edinerek hayatı eğlenceli hale getirebilirler aslında. Ama maalesef etrafımızda o kadar çok görüyoruz ki; yapacak birşey bulamayıp, sağa sola çatan, kendi acizliğini görmeyip, başkalarının dedikodusunu yapan, bununla kendini avunduran insanlar var etrafımızda. Zavallı olarak görüyorum ben onları. Kendilerine de yazık ediyorlar. Oysa; "Nazar Etme Ne Olur, Çalış Seninde Olur" :)) felsefesinden yola çıkarak, başkaları ile meşgul olmak yerine kendilerine güzel uğraşlar bulsalar, sosyal aktivitelere katılsalar,kitap okusalar, hiç birşey yapamıyorlarsa çiçek yetiştirseler, kendilerine çok şey katmış olurlar. Hayatları anlam kazanır, bu hayatta bir amaç edinmiş olurlar. Sonuçlarından ise kendilerini değerli hissetmelerine ve çevreleri tarafından da takdir edilmelerine ve saygı duyulmalarına vesile olmuş olurlar. İyilik ,bilgelik, verimlilik, paylaşımcılık manevi boyutta insanları her zaman güzel yerlere taşır. Ben bunu söylerim ve bunu yaparım. Umarım o tür insanlar kendi acizliklerinin farkında olup, silkinirler diyor ve asıl konuma değinmek istiyorum. Elimden geldiğince tekrar Hayata Dairlerimi paylaşmaya devam edeceğim. Elimin dokunduğu, ben de keyif veren her türlü paylaşımlarıma burada yer vereceğim. Bugün ise Terraium çalışmama yer vereceğim. Terrariumun anlamını, tesadüfen annemlerin yazlıktaki bahçelerinden getirdiğim succulent çiçeğini, cam fanus edindikten sonra içine ekip,yanına da minyatür kaktüs türevleri arayışına girdiğimde öğrenmiş oldum.Benim kendi tasarımım sanıyordum .Ancak bana ait bir fikir olmadığını ve bu tür bir çiçek yetiştirmenin de son zamanlarda yaygın olduğunu, adınında Terrarium olduğunu internette tesadüfen öğrendim.Anlamı ise "terra" Latince'de toprak, "arium" ise "aquarium", yani bildiğimiz akvaryum demek olduğundan "terrarium"; toprak akvaryum" imiş.Terrarium ile karşılaşmadan önce camı seviyor olduğumdan; yazın tatile gittiğimde denizden getirdiğim taşlarla ve deniz kumu ile dizayn ettiğimde kumsalda yetişen bitki görünümü veren dekoratif bir görünüm elde edeceğimi düşünmüştüm. Gerçekten de çok şık duruyor. Her ne kadar böyle bir tasarım var olsa da, ben evde kendi olanaklarımla ve emeğimle kendi terrariumu yapmış oldum. İlk yapma fikrimden sonra bayağı bir oynayıp, tekrar tekrar düzenledim ve en son hali ile evimde her zaman görebileceğim, keyifle bakabileceğim bir yerde yerini aldı.Şimdi ise içindeki bitkilerimin büyümesini ve daha yoğun bitkisi ile daha gösterişli olmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Bu bile insana haz,keyif veriyor ve umutlu bir bekleyiş için, anlam katıyor. Siz ne dersiniz?
15 Aralık 2012 Cumartesi
" KORO " Filmi Hakkındaki İzlenimlerim
Eğitim çalışmalarımız tam hız devam ediyor. Bloğuma uğramayalı da neredeyse bir yıl olmuştur herhalde. Hala yoğunum.Bu dönemden sonra inşaallah rahatlamayı umuyorum. O nedenle bu dönemde de pek vakit bulamayacağım. Ama hocalarımızdan birinin vermiş olduğu dönem ödevlerimden bir tanesini yine burada paylaşmak istiyorum. Bu ödevden notumu aldım.Notum fena değildi ama daha da iyi olabilirdi. Ancak hocalarımızın takdiri. Mutlaka onların kriterlerine uygun olması gerekiyor belki de.
Bilindiği
gibi okul ve sınıf yönetimi, etkili eğitim ve öğretim süreçleri içermektedir.
Bu süreçlerin düzenlenmesi ve yürütülmesi ise genel anlamda okul yönetimi,
sınıfta ise öğretmenin sorumluluğunda gerçekleştirilmektedir. Bu bağlamda “Koro”
adlı sinema filmi, yatılı bir okulda; okul, sınıf ve davranış yönetimi konularına
değinen, öğretmen-öğrenci işbirliğini yansıtan önemli bir sinema yapıtı olarak
görülmektedir.
Film, sınıf ve davranış yönetimi açısından
değerlendirildiğinde; öncelikle, okul yönetiminin katı, yasaklayıcı, baskıcı ve
demokratik olmayan yönetim anlayışı göze çarpmaktadır. Başta okul müdürü olmak
üzere öğretmenler yatılı okuyan öğrencilere karşı kabul edici ve destekleyici bir
tutum sergilememektedirler. Okulda, geleneksel okul ve sınıf yönetiminin hakim
olduğu belirgin bir şekilde görülmektedir. Okul yönetimi ve öğretmenler, sadece
düzeni korumak ve bu düzenin sürmesi için de öğrenci üzerinde zorlayıcı güç
kullanmaktadırlar. Okul yönetimi, okulda disiplini baskı ve ceza ile sağlamaya
çalışmakta ve sıkça ceza yöntemine başvurmaktadır. Öğrencilerden daha çok dış
denetimle itaat etmeleri istenmektedir. Yönetim anlayışı sürekli emir ve
talimatların tercih edildiği bir anlayıştır. Dolayısıyla istenileni yapmayan ya
da problem davranış gösteren öğrencilere en az ılımlı kontrol gücü
kullanılmaktadır. Oysaki uygun olmayan davranışların azaltılmasında birey
üzerindeki etkisi düşünülerek en ılımlı davranış değiştirme yönteminden başlanılması
gerekmektedir. Müdür ve öğretmenlerin istenileni yapmayan ya da problem
davranış gösteren öğrencilere fiziksel güç kullanması çocuklarda kaygı,
dargınlık, içe kapanıklık ve saldırganlık gibi olumsuz sonuçlar oluşturmuştur. Öğrencilere
sürekli verilen bedensel cezalar, güçlünün haklı olduğu düşüncesini doğurmuş,
öğrencilerle olumlu iletişim kurma fırsatlarını engellemiştir.
Okula
yeni atanan öğrenci mümessili ve okulun yeni müzik öğretmeni öncelikle
öğrencileri bir birey olarak kabul etmekte ve bunu da ilk olarak sınıfa
girdiğinde yaptığı hitapla göstermektedir. Öğretmen öğrencilerin kendilerini
ifade etmelerine ve yeteneklerini ortaya koyabilmelerine fırsat vermekte ve
destekleyici bir tutum sergilemektedir.
Müzik öğretmeninin dışlanan öğrencilere kabul
edici yaklaşımı ve çocuklarda güven duygusunu oluşturacak tavırları sınıf
iklimini olumlu yönde etkilemiştir. Ayrıca daha ilk dersten sınıfta sigara
içerken gördüğü bir öğrenciye kızmak ve cezalandırmak yerine “Sınıfta sigara
içilmez” diyerek ilk kuralını oluşturmuştur. Öğrencilerini tehdit etmek yerine uygun
öğrencilerine nasıl davranmaları gerektiği konusunda uyarılarda bulunmuş,
sınıfta uygun olmayan davranışların ortaya çıkmasını önlemek için strateji oluşturmuştur.
Ayrıca öğretmenin öğrencilerine karşı nazik ve kibar, sakin ve ılımlı olmasının,
yine öğrencilerine iletişim fırsatı yaratmasının, öğrenciler için olumlu bir
model oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Aslında,
okuldaki temel sorun, problem davranışların ortaya çıkmasının önlenmesine yönelik
bir yöntem ve uygulamanın görülmemesidir. Okul müdürü ve yardımcısının “Etki-Tepki” ifadesi ise bunu doğrular
niteliktedir. Problem davranışların tek çözümü ve öğrenci açısından sonucu
sadece cezadır. Davranışların önlenmesi, bazı problem davranışların hoş
görülmesi ya da problem davranışları azaltma tekniklerinin kullanılmasına
yönelik bir yöntem görülmemektedir. Diğer bir ifadeyle problem davranışların
öncesi ve sonrası göz ardı edilmektedir. Oysaki müzik öğretmeni çocuklar
üzerindeki aşırı baskıyı fark etmiş, ortam, davranış ve sonuç arasında ilişki
kurmuştur. Sakin ve duyarlı kalarak yakınlık kontrolü, koro kurarak uyaran
değişikliği gibi stratejiler izlemiştir.
Müzik
öğretmeninin sınıf ve okul kuralları önemsediği ve demokratik bir sınıf
yönetimini benimsediği görülmektedir. Ayrıca öğrencilerin bireysel farklılıklarına
ve gelişim özelliklerine önem vermektedir. Bunu da şarkı bilmeyen öğrencisini
şef asistanlığına atayarak göstermiştir. Öğrencilerine sevgi ve şefkatle
yaklaşmanın yanı sıra disiplin suçu işleyen çocuklarla birebir konuşması, özel
sorunların gizliliğine önem vermesi dikkat çeken önemli bir yaklaşım olarak
görülmektedir. Bu yaklaşım ise öğretmenin hem kendine güven sergilenmesine ve
hem de öğrencilerin kendilerine olan güvenine katkı sağlamaktadır.
Kaynak : Film Kimlik Bilgileri (http://tr.wikipedia.org/wiki/Koro_(film)
Etiketler:
AKTİVİTELERİMİZ,
BANA DAİR,
DUYGU VE DÜŞÜNCELERİM,
HAYATA DAİR,
İzlediklerim,
Tavsiye Ettiklerim,
YORUM
12 Ocak 2012 Perşembe
Eğitimde Yeni Değerler
Eğitimde Yeni Değerler kitabı Prof.Dr. Yüksel ÖZDEN tarafından kaleme alınmış, eğitim alanına ait bir kitaptır. Kitap dönem ödev konusu olarak verildi. Okuyup, daha sonra eleştirel inceleme yazısı yazmamız istendi ve bu vesile ile kitapla tanışmış oldum bende. Ödev olarak oldukça uzun bir yazı oldu. Ancak ben ilgi ile okuduğum için kitap hakkındaki yorumlarıma burada da kısaca değinmek istedim. Artık en kısası nasıl olacaksa...:)))
Eğitimde Yeni Değerler kitabı eğitim alanına aittir. 2004-2005 eğitim öğretim yılının başında Milli Eğitim Bakanlığının yeni müfredat programını uygulamaya koyduğu düşünülecek olursa; kitabın çok güncel olduğu eğitim yöneticileri, eğitimciler ve toplumun büyük bir kesimi tarafından ilgiyle takip edildiğini söylemek mümkündür.
Yazar, 2000’li yılların doğrularının belirlenmesinin ve bunun sonrasında da gelecek için doğru vizyonlar geliştirilmesinin gerekliliğine vurgu yapmıştır.
Eğitim sisteminin yeniden yapılandırılmasında hedef başarılı, en iyi mezunlar yetiştirmek değil; girişimci, bilgiyi kullanan, bilgiyi üreten, değişim ve gelişimlere öncülük eden, özgüvenli, yeni ufuklara yelken açabilecek bireyler yetiştirebilen eğitim sistemine ihtiyaç duyulmaktadır.
Yazar, Türk eğitim sistemindeki sorunları ele alırken bu sorunların en tepeden, yani siyasi yollarla, devlet bürokratlarından bir şeyler bekleyerek çözülemeyeceğini dile getirmektedir. Eğitim sistemimizdeki aksaklıkların çözümünde herkese görevler düştüğünü işi doğru yapmak anlayışından uzaklaşarak, doğru olan işleri yapmanın yollarını aramalarını, bunun için vizyonlar geliştirmenin önemini vurgulamaktadır. Bu konuda okul yöneticilerine ve eğitimcilere de çok önemli görevler düşmektedir. Sistem içindeki yapı ve işleyişler sorun çözmede yetersiz kalıyorsa yeni vizyonlar geliştirmek lazımdır. Suçu sisteme ve başkalarına atmak yerine çözüm yollarına odaklanmak eğitim sistemini çok daha ileri boyutlara taşımak için stratejiler belirlemek ön koşul olmalıdır. Bu konuda özveride bulunmak, bunun için çok çalışmak gerekir.
Türk eğitim sistemine ilişkin her dönem şikayetlerin olduğunu ifade eden yazarın bu görüşüne katılıyorum. Eğitim sistemindeki değişim ve gelişmelerin önü açıldıkça eleştirilerin ve şikayetlerin önü de açılacaktır. Öğrenen, bilgiye ulaşan, üreten, düşünen, gözlemleyen sezgilerini kullanabilen, akıl yolu ile analiz ve muhakeme etme yeteneği gelişen ve değerlendiren bir toplum eğitimi ve sistemleri de her dönem sorgulayacak ve her zaman doğruya en doğruya ulaşmanın yollarını zorlayacaktır. Bunun gerekliliğini varsayarsak, eleştiriler yapıcı olmakla birlikte, eğitimli insanların sayısının artması ile eğitimi en iyi durumlara getirmenin yolları da açılmaktadır. Eğitim bilimlerine hakim olacak insanların, ortak değerlerin, inançların ve tekniklerin farkında olmaları, eğitim sisteminin yeniden yapılandırılmasını sağlayacaktır. Bu durumda Eğitimin çağın gerekliliğine uyum sürecinde değişim göstereceğini, sistemi çok daha ileri boyutlara taşıyacağını söylemek mümkün. Bu da başarının ön koşulu olmaktadır.Yazar, 2000’li yılların doğrularının belirlenmesinin ve bunun sonrasında da gelecek için doğru vizyonlar geliştirilmesinin gerekliliğine vurgu yapmıştır.
Eğitim sisteminin yeniden yapılandırılmasında hedef başarılı, en iyi mezunlar yetiştirmek değil; girişimci, bilgiyi kullanan, bilgiyi üreten, değişim ve gelişimlere öncülük eden, özgüvenli, yeni ufuklara yelken açabilecek bireyler yetiştirebilen eğitim sistemine ihtiyaç duyulmaktadır.
Kitabın konusu yeni paradigmalardan oluşmaktadır. Öğrenme kişiye göre değişmektedir. Herkesin öğrenme kapasitesi parmak izi gibi kişiye özgüdür. Sadece kişilerin öğrenme beceri ve yetilerinin türünde ve hızında farklılık göstermektedir. Eğitim alanlarında kişilere uygun öğrenme ortamları sağlandığı takdirde öğrenemeyecek birey yoktur. Eğitim sistemlerinin dikey örgütlenme ortamlarından uzaklaşması ve yatay örgütlenmeye geçilmesi eğitimdeki aksaklıkları en aza indirgeyecektir. Her şeyi merkezde toplayan dikey yapının terk edilerek yatay örgütlenmeye geçilmesi eğitimin önünü açacak ve eğitim ortamlarının kaliteli eğitim vermelerine katkı sağlayacaktır. Her okulun okul yöneticileri ve eğitimcileri kendi vizyonları doğrultusunda stratejiler belirleyecek ve okulu ayakları yere sağlam basan, hayata atıldıklarında her türlü sorunla ve problemlerle başa çıkmayı bilen, üreten, düşünen, sorgulayan bireyleri topluma kazandıracaklardır. Yazar, “Okul yöneticilerinin kuralların uygulayıcısı değil, eğitimin uygulayıcıları, okuldaki işlerin kolaylaştırıcısı ve geliştiricisi olduğunu,öğretmenin de memur değil,sınıfının lideri olduğu görüşüyle” yönetici ve öğretmenin rollerinin değişmesi ile bilinen klasik yapının artık terk edilmesinin gerekliliğini dile getirmektedir.
Yazar, demokratikleşme ve insan hakları alanlarındaki gelişmelerden, küreselleşme ve bilişim çağındaki gelişmelerden etkilenmiştir.
Kitabın içeriği olgusaldır. Yazar, Türk eğitim sisteminin yıllardır uyguladığı eğitim politikalarıyla gelinen noktada tıkandığını, batıdaki müfredatın öğrencinin ilgi ve yeteneklerini esas aldığını ve geleceğe yönelik olarak sürekli olarak kendini yenilediğini vurguluyor. Artık yaratıcı, girişken, küresel düşünüp, yerel hareket edebilen girişimciler yetiştirmenin önemini belirtiyor. Türk eğitim sisteminin en önemli bir sorununun da liderlik anlayışının değişmesi gerektiğini belirtiyor.
Yazar, Türk eğitim sistemindeki yetersiz uygulamaların, aksaklıkların ve tıkanıklıkların eğitimi olumsuz etkilediğini ve bunun sonucunda da ezberci, yıllardır klasik bilgiyi kullanan, geliştiren, üreten değil, depolayan bireylerin yetiştiğini ifade etmektedir. Eğitim sisteminde yıllardır dikey örgütlenmenin getirmiş olduğu sonuçtan da kaynaklı olarak eğitim yuvalarının merkezden yönetildiğini, oysa okulların işleyiş ve yapılarına uygun olarak yerinden yönetilmesi gerektiğini eğitim yöneticilerinin aksaklıkların çözüme odaklanması ve eğitim sistemini geliştirmeleri için vizyonlar oluşturmasını ve buna öncülük etmesinin şart olduğunu vurgulamaktadır. Yıllardır süre gelen işi doğru yapmak değil, doğru olanı yapmak için girişimlerde bulunmak ve bunun arayışı içine girmek ve stratejileri buna göre belirlemek gerektiğini vurgulamaktadır.
Kitap başta eğitim yöneticileri, eğitimciler, öğrenciler ve toplumun diğer fertleri için umut verici, aydınlatıcı ve de heyecan verici bir etki sağlamıştır. Kitap, düşünen ve eğitim sistemini sorgulayan her kesime hitap etmekte ve sistemdeki aksaklıklar, tıkanıklıklardan endişe duyan insanların duygu ve düşüncelerine adeta tercüman olmaktadır. Bu tarz kitapların eğitimciler ve eğitim yöneticileri tarafından okunması eğitim sistemindeki yenilikleri ve değişimleri gerçekleştirmelerinde kendilerine önderlik edeceği kanaatindeyim. Toplumun diğer bireyleri içinse daha aydınlatıcı olacağını bu değişim ve gelişmenin bir parçası olma yolunda gönüllü hareket edebileceklerini ve destek olacaklarına da inancım sonsuzdur. Bu anlamda kitabın benim de duygularıma ve düşüncelerime tercüman olduğunu söyleyebilirim. Eğitim sistemimizin yazarın kitabında belirttiği gibi değişim ve gelişim süreçlerinin önünün açıldığını ancak bunun yeterli olmadığını ve uzun vadeli stratejiler belirlenerek eğitim sistemimizi en iyiye götürmenin çabasını her zaman içimizde taşımamız gerektiğini düşünüyorum. Eğitim sistemi yapboz tahtası da olmamalı. Yapıcı ve geliştirici değişimler ile sağlam karakterli, özgüvenli, akıl muhakemesini iyi kullanan sürekli üreten, bilgiyi hayat boyu öğrenen, onu geliştiren ve üreten bireylerin yetişmesine katkı sağlamalıdır.
Kitabın yalın bir dille yazılmış olması nedeni ile ben zevkle okudum. Herkesinde keyifle okuyacağına ve eğitim sistemindeki aksaklıkların farkında olacaklarına, bunun nasıl önleneceği konusunda çok rahatlıkla fikir sahibi olacaklarına da inanıyorum.
Kitap aynı zamanda ders içeriğimdeki konuları da detaylı bir şekilde içerdiği için derslerime de katkı sağladığını söyleyebilirim.
Kitap aynı zamanda Türk eğitim sistemine de önemli katkılar sağlamış olmasından dolayı okumayan eğitimci ve eğitim yöneticileri kalmamalı diye düşünüyorum. 2004-2005 Eğitim ve Öğretim yıllarından itibaren de artık okullarda yazarın kitabında da belirtildiği gibi mevzuat çerçevesinde işi doğru yapmak zihniyetinden uzaklaşılmış ve okulların yapı ve işleyişlerine uygun olarak yine mevzuat çerçevesinde doğru olanın yapılması için çalışmalara başlanılmıştır. Bu yeni anlayış ile eğitim sistemi tamamen değişime uğramıştır.
Yazarın bundan sonraki kitabı buradaki tespitlerin ne derece farkında olunduğunun, bunun ne kadarının uygulanabilirliliğinin sağlandığını, değişimin ve gelişimin sürekliliği göz önünde bulundurularak daha neler yapılabilirliliğinin tartışılabileğini belirten tarzda olabilir.
Son olarak şunu söyleyebilirim ki, ödev konusu olarak okuduğum bu kitabın ödevimin hazırlanmasında katkı sağlamasının yanında sistem içindeki eksiklerin farkında olan ve değişimin gelişimin gerekliliğine inanan biri olarak duygularıma düşüncelerime tercüman olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca bu konudaki ufkumun daha da açılmasına, hayat boyu kendimizi geliştirmenin gerekliliğinin şart olduğuna bir kez daha inanmama vesile oldu. Bunun içinde çok ama çok çalışmamız, değişim ve gelişimlere açık olmamız gerektiğini düşünüyorum.
5 Nisan 2011 Salı
Ben Buradaki Gibi Bir Yaşam İstiyorummm............
Şu an Arap yarımadasının doğusunda bulunan ve Basra Körfezine uzanan bir ülkeden bahsedeceğim. Zaten Arap Birleşik Emirlikleri beni her zaman büyülemiştir.Daha yıllar önce bir belgeselde izlediğim Abu Dabi ve Dubai'ye hayran kalmış, o zaman da aynı hayale kapılmıştım. Keşke böyle bir yerde yaşıyor olsam diye. Bugünde Katar Emirlikleri beni büyüledi. Artık ülkemizde ve dünyanın birçok yerlerinde can sıkıcı olaylara tanık oldukça, hayattan ve gelecekten endişe duydukça huzurun ve rahatlığın olduğu bir yerin hayalini kuruyor insan. Tabii ki kendim için değil sadece, sevdiklerim ve hakeden herkes için istiyorum. Benim ülkeminde böyle olmasını istiyorum. Millet olarak bunun farkında olmamız gerekir ama maalesef çevremi ve ülkemin genelini gözlemlediğimde insanlarımız o kadar doyumsuz ve bencil olmuşlar ki, milli birlik ve beraberlik duygularını göremiyorum artık ben. Toplumumuzda dayanışma, üretme, ülkem ve milletim için gayret yok. Herkes kendine yatırım yapma derdinde. Kimse kimsenin umrunda değil. Böyle bir durum akıllılık değil, akılsızlıktır. Halbuki aynı topraklar üzerinde yaşayan insanların birbirine kenetlenmesi, birlikten güç doğurması gerekir. Ama herkes yalnız ve herkes kendi yalnızlığını yaşarsa bu sadece felakete sürükler insanı. Bu ahmaklığımızın bedelini çok ağır öderiz. Bizler sadece kendimizi değil, bizden sonraki nesili de düşünmek zorundayız. Herkes kendi çocuğuna, kendi nesline yatırım yapsın, ama ona huzurla, güvenle yaşayabileceği bir toplum bırakmadıktan sonra neye yarar.O yüzden ben her zaman ben duygularımızdan arınıp, biz, herkes duygularıyla hareket etmemiz gerektiğini savunuyorum. Akılcı olmalı, okumalı, araştırmalı, yönlendirilmelere, güdülmelere gelmemeliyiz diye düşünüyorum. Akılcı, milli birlik ve beraberlik duyguları ile hareket ederek bizlerde güvenli, huzurlu, rahat bir ülkeye sahip olabiliriz. Mesela bugün Katar Emirlikleri hakkında edindiğim bilgileri paylaşmak istiyorum. Bizde neden böyle bir ülkeye sahip olmayalım. Kaynak yönünden biz de zengin bir ülkeyiz. Ama o kaynaklarımızı doğru kullanmayı akıl edemedikten sonra bunun ne anlamı kalıyor ki.Tarımsa tarım, hayvancılıksa hayvancılık, yeraltı kaynakları , dört mevsimi bir arada yaşayan, üç tarafı denizlerle çevrili bol nimetlere sahip bir vatanın milletiyiz aslında..Biz insanların istediği sadece sağlık, huzur, mutluluk, güven, sevgi......
Çünkü zenginlik halka yayılıyor. Diğer nedeni cezalar caydırıcı. Trafik cezaları bile caydırıcı olsun diye yüksek tutulmuş. Muhtemelen rüşvet olaylarına burada rastlanmıyordur.
-Katar'da yabancılara mülk satışı yasak.
-Sadece otellerde içki satışına izin veriliyorken, sokakta içki içmek yasak. Evde içki içmek isteyenlerin ise izin alması gerekiyor. Ramazan aylarında alkol satışı tamamen yasak. Ben içkinin tüm kötülüklerin anası olduğu fikrine katıldığım için böyle bir şeyi de destekliyorum.
-Katar'da dikkat edilmesi tavsiye edilen diğer bir konu ise katarlı kadınlarla diyalog. Bir erkeğin katarlı bir kadınla diyalog kurulması hoş karşılanmıyor.Yaşanan ve gözlemlenen bazı şeylerden dolayı bunu da destekliyorum. Bence kadın ve erkek ilişkileri seviyeli olmalı, ahlak kuralları çerçevesinde diyaloglar olmalı. Bu tür olaylarda zaten aile ve toplum kavramını bozma da büyük etken bence.
-Dışarıda dolaşırken kadınların mini etek veya dekolte giymeleri hoş karşılanmıyor. Bol paça pantolon giymeleri tavsiye ediliyor.Yine gözlemlerinden insanlar modernlik adına, şıklık adına öyle komik ve acınacak duruma düşüyorlar ki. Tamamen cahillik. Günümüzde gece kıyafetini iş kıyafeti olarak giymeye başlayan insanlar var. Kıyafet yönetmelikleri olduğu halde kesinlikle onlara uyulmuyor ve her türlü giyimle insanlar ortalarda dolaşıyorlar. Bu da toplumun dejenereliğini yansıtıyor bana göre. Herşeyin ölçüsü, yeri zamanı olduğunu bilerek hareket etmek lazım.
-Katar'da tatil günleri Cuma ve Cumartesi. Devlet daireleri sabah 7.00 ile 14.00 arasında hizmet veriyor. Bazı özel sektörlerde bu mesai saatlerini uyguluyorlar. Hiç bir kurumda insanlar 8 saat iş yapmıyorlar. Bence yoğun bir şekilde bu saatler arası bende çalışayım ve saat 14.00'den sonra bende serbest olayım isterim.
-Ülkede elektrik ve su bedava. Vatandaşlardan vergi alınmıyor.
-Petrol rezervlerinin keşfedilmesinden önce Katar ekonomisi balıkçılık ve inci avcılığı yapıyordu.1940'larda petrol rezervleri keşfedilince ülkenin tüm ekonomisi değişime uğramış ve bundan o ülkenin halkıda faydalanabilmiş ne güzel. Bizim ülkemizde olsa sanki bu millet bu ülkenin evladı değilmiş gibi kimbilir kimlerin cebine girer oralardan gelen kaynaklar. Bu değişim yüksek standartlarını ve büyük ülkerin vatandaşlarına sunduğu sosyal hizmetleri de beraberinde getirmiş.
- Katarda eğitime de büyük önem verilmektedir. Herkese bedava olarak sunulan sağlık hizmetlerinin yanında anaokulundan üniversiteye kadar eğitim tüm Katar vatandaşları için ücretsiz hale getirildi. Katar her yönden olduğu gibi eğitim yönünden de çok gelişmiş bir ülke olup denizler ve doğal güzellikler bakımından cennet gibi bir ülkedir.
-Katar sosyal hayat yönünden de oldukça zengindir. Ülkedeki suç oranlarının sıfır olması nedeni ile sokaklarda gasp edilme korkusu yaşanmaz. Birçok alışveriş merkezlerinde sosyalleşebilir, muhteşem denizinin ve kumsallarının keyfini yaşayabilirsiniz.
Hayalini kurduğum bir ülkenin tanıtımını yapmak istedim.....Duyurulur......
Kaynak :http://haber.mynet.com/detay/guncel/osmanli-pasalik-verilmedi-ama/564071
http://tr.wikipedia.org/wiki/Katar
google-görseller
Çünkü zenginlik halka yayılıyor. Diğer nedeni cezalar caydırıcı. Trafik cezaları bile caydırıcı olsun diye yüksek tutulmuş. Muhtemelen rüşvet olaylarına burada rastlanmıyordur.
-Katar'da yabancılara mülk satışı yasak.
-Sadece otellerde içki satışına izin veriliyorken, sokakta içki içmek yasak. Evde içki içmek isteyenlerin ise izin alması gerekiyor. Ramazan aylarında alkol satışı tamamen yasak. Ben içkinin tüm kötülüklerin anası olduğu fikrine katıldığım için böyle bir şeyi de destekliyorum.
-Katar'da dikkat edilmesi tavsiye edilen diğer bir konu ise katarlı kadınlarla diyalog. Bir erkeğin katarlı bir kadınla diyalog kurulması hoş karşılanmıyor.Yaşanan ve gözlemlenen bazı şeylerden dolayı bunu da destekliyorum. Bence kadın ve erkek ilişkileri seviyeli olmalı, ahlak kuralları çerçevesinde diyaloglar olmalı. Bu tür olaylarda zaten aile ve toplum kavramını bozma da büyük etken bence.
-Dışarıda dolaşırken kadınların mini etek veya dekolte giymeleri hoş karşılanmıyor. Bol paça pantolon giymeleri tavsiye ediliyor.Yine gözlemlerinden insanlar modernlik adına, şıklık adına öyle komik ve acınacak duruma düşüyorlar ki. Tamamen cahillik. Günümüzde gece kıyafetini iş kıyafeti olarak giymeye başlayan insanlar var. Kıyafet yönetmelikleri olduğu halde kesinlikle onlara uyulmuyor ve her türlü giyimle insanlar ortalarda dolaşıyorlar. Bu da toplumun dejenereliğini yansıtıyor bana göre. Herşeyin ölçüsü, yeri zamanı olduğunu bilerek hareket etmek lazım.
-Katar'da tatil günleri Cuma ve Cumartesi. Devlet daireleri sabah 7.00 ile 14.00 arasında hizmet veriyor. Bazı özel sektörlerde bu mesai saatlerini uyguluyorlar. Hiç bir kurumda insanlar 8 saat iş yapmıyorlar. Bence yoğun bir şekilde bu saatler arası bende çalışayım ve saat 14.00'den sonra bende serbest olayım isterim.
-Ülkede elektrik ve su bedava. Vatandaşlardan vergi alınmıyor.
-Petrol rezervlerinin keşfedilmesinden önce Katar ekonomisi balıkçılık ve inci avcılığı yapıyordu.1940'larda petrol rezervleri keşfedilince ülkenin tüm ekonomisi değişime uğramış ve bundan o ülkenin halkıda faydalanabilmiş ne güzel. Bizim ülkemizde olsa sanki bu millet bu ülkenin evladı değilmiş gibi kimbilir kimlerin cebine girer oralardan gelen kaynaklar. Bu değişim yüksek standartlarını ve büyük ülkerin vatandaşlarına sunduğu sosyal hizmetleri de beraberinde getirmiş.
- Katarda eğitime de büyük önem verilmektedir. Herkese bedava olarak sunulan sağlık hizmetlerinin yanında anaokulundan üniversiteye kadar eğitim tüm Katar vatandaşları için ücretsiz hale getirildi. Katar her yönden olduğu gibi eğitim yönünden de çok gelişmiş bir ülke olup denizler ve doğal güzellikler bakımından cennet gibi bir ülkedir.
-Katar sosyal hayat yönünden de oldukça zengindir. Ülkedeki suç oranlarının sıfır olması nedeni ile sokaklarda gasp edilme korkusu yaşanmaz. Birçok alışveriş merkezlerinde sosyalleşebilir, muhteşem denizinin ve kumsallarının keyfini yaşayabilirsiniz.
Hayalini kurduğum bir ülkenin tanıtımını yapmak istedim.....Duyurulur......
Katar'da 2022 yılı Dünya Kupası Finallerinin yapılacağı muhteşem stadyum.
Kaynak :http://haber.mynet.com/detay/guncel/osmanli-pasalik-verilmedi-ama/564071
http://tr.wikipedia.org/wiki/Katar
google-görseller
Etiketler:
BANA DAİR,
DUYGU VE DÜŞÜNCELERİM,
HAYATA DAİR,
Tavsiye Ettiklerim,
YORUM
3 Mart 2011 Perşembe
Belki Bu Son Olur...
Aslında blog yazmaya zaman zaman ara vermek istediğimi belirtiyorum. Bazen oluyor, hiç yazasım gelmiyor. O an yazmak istesem de içimden gelmediğinden kelimeler de tükenmiş oluyor. Bazen de her şeyi unutuyorum ve yazma isteği doluyorum bir anda. Ama son yıllarda bu yazma isteği çok ender oluyor tabii. Bir de yazabilmem için gündem konuları veya geçerli konular olmalı. Kitap yorumları da bunlardan bir tanesi. Hem kendimde ileride okuduklarımı hatırlamak adına iyi oluyor aslında.Güncelleyeyim diye, laf olsun diye yazdığımda ise, yazdıklarımı laf kalabalığı görüyorum ve beğenmiyorum. Özel hayatımda ise etkinlik ve uğraş adına da pek çok şey yapsam da üzerinden zaman geçtiği için o andaki duygularla yazamayacağımı hissettiğim için onları da yazmak istemiyorum.Diyorum ya bazen hiç yazasım olmuyor. Yazmaya bol malzemem olsa da, işte o anlara denk geliyor. Bu arada bloğuma da ara vereceğimi, sınavlara çalışacağımı söylediğim halde bu sefer yazma istediğim perçinlenip tekrar yazmak istedim bir anda. Ders de çalışmaya gayret ediyorum fırsat buldukça...
Neyse, ben ara vermeyi düşünürken bu sefer mahkeme kararı kapatılacağını da öğrenmiş bulunduk. Tabii ki bu haksızlık. Orta da bir yanlışlık varsa bunu genele yansıtıp, herkesi yakmanın mantığını anlamıyorum zaten. Suçlu kimse ondan hesap sorulmalı. Burada herkes kendinden birçok şeyler paylaşıyor ve bu vesile ile birbirlerine faydalı oluyorlar. Buranın bana da çok şey kattığını, birçok el becerilerimin buradaki blog sahiplerinden gördüklerimle geliştirdiğime, hatta birçoğunu burada öğrendiğime inanıyorum. Üretken, paylaşımcı insanların sesini duyurduğu alanları kapatmak ne derece mantıklı.Nasıl izah edilir bu durum?..Üretmeyeceksin, paylaşmayacaksın, günlük tutmayacaksın herşeyi kendine saklayıp, zamanla sen de unutup gideceksin. Bu mu mantık. Neyse kapatılmasını haksızlık olarak görüyorum ve bende bloğuma dokunulmasını istemiyorum. BLOĞUMA DOKUNMAAAAAAA Olur mu?....
NOT: Kapanırsa bu son yazım olabilir. Bloğun teknik konularından pek anlamıyorum. Daha doğrusu hiç uğraşmadım.Şimdi de uğraşmak istemiyorum. Bloğumu başka bir alana da taşımak istemiyorum. Eğer tekrar yazma özgürlüğümüze kavuşursak, fırsat buldukça yine burada yazmaya devam ederim.Yok kavuşamazsak, bunca emeklere yazık diyerek veda edebilirim. İnşaallah geçici vedalar olur diyelim.Herkese herşeyin gönlünüzce olmasını ve sağlık, mutluluk, esenlikler diliyorum..
Neyse, ben ara vermeyi düşünürken bu sefer mahkeme kararı kapatılacağını da öğrenmiş bulunduk. Tabii ki bu haksızlık. Orta da bir yanlışlık varsa bunu genele yansıtıp, herkesi yakmanın mantığını anlamıyorum zaten. Suçlu kimse ondan hesap sorulmalı. Burada herkes kendinden birçok şeyler paylaşıyor ve bu vesile ile birbirlerine faydalı oluyorlar. Buranın bana da çok şey kattığını, birçok el becerilerimin buradaki blog sahiplerinden gördüklerimle geliştirdiğime, hatta birçoğunu burada öğrendiğime inanıyorum. Üretken, paylaşımcı insanların sesini duyurduğu alanları kapatmak ne derece mantıklı.Nasıl izah edilir bu durum?..Üretmeyeceksin, paylaşmayacaksın, günlük tutmayacaksın herşeyi kendine saklayıp, zamanla sen de unutup gideceksin. Bu mu mantık. Neyse kapatılmasını haksızlık olarak görüyorum ve bende bloğuma dokunulmasını istemiyorum. BLOĞUMA DOKUNMAAAAAAA Olur mu?....
NOT: Kapanırsa bu son yazım olabilir. Bloğun teknik konularından pek anlamıyorum. Daha doğrusu hiç uğraşmadım.Şimdi de uğraşmak istemiyorum. Bloğumu başka bir alana da taşımak istemiyorum. Eğer tekrar yazma özgürlüğümüze kavuşursak, fırsat buldukça yine burada yazmaya devam ederim.Yok kavuşamazsak, bunca emeklere yazık diyerek veda edebilirim. İnşaallah geçici vedalar olur diyelim.Herkese herşeyin gönlünüzce olmasını ve sağlık, mutluluk, esenlikler diliyorum..
Ayşe KULİN ve Kitapları Hakkında...
Bu yazım biraz uzun olacak. Çünkü son yıllarda okuduğum Ayşe KULİN kitaplarından bu postumda bahsetmek istiyorum. Çok eski yıllardaki kitaplarından değil sadece 2010-2011 yılında okuduğum kitaplarından topluca bahsedeceğim burada. Aslında her bir kitabı ayrı güzel, ayrı bir tat. O kadar sürükleyici ve etkileyici ki elimizden bırakamayıp, adeta bağlanıyorsunuz.
İlk tanışmam; 1997 yılında evliliğimin ilk yıllarındaki yaz, Fethiye'de tatilimizi yaparken Adı Aylin'le olmuştu. Ben Ankara'dan bir süre uzaklaştığımda (bu tatil bile olsa) Ankara'ma büyük özlem duyan biri olarak, Ankara'yı anlatırken her bir yerini gözümde canlandırarak,yaşadığım şehre özlem duyarak okumuştum. Bugün olsun hala hafızama kazınmış, derin izler bırakmış bir kitaptır. Ayrıca Aylin'in zorlu hayatı ve trajetik ölümü de beni derinden etkilemişti. Daha sonraları Ankara'da kitapta geçen yerlerden bende geçtiğimde yanımda bulunan kişilere aaa! burası Adı Aylin'de okuduğum yerler diye heyecan duyarak başlardım anlatmaya. O dönemlerde okuduğum birçok kitapları bu kadar detaylı hatırlamam mesela.
Daha sonraları da Gece Sesleri, Füreya, Köprü aklimda kalanlar. Köprü'yü ise dizisi oynuyorken okumuştum. Birkaç bölümüne baktığımda hayal kırıklığına uğramıştım. İzlediğime pişman olmuştum. Gece Sesleri'de televizyonda dizi olarak yayınlandı ancak ben hiçbir bölümünü izlemeye fırsat bulamadım çok istememe rağmen.
Neyse 2010-2011 yıllarında okuduğum kitaplarının içeriğinde, Ayşe KULİN'in atalarının ve kendi hayatı üzerinden Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerini ve o dönemde yaşananları, daha sonra Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ve gelişme dönemleri ile günümüz 80'li yıllardaki döneme kadar ki ülkemizin siyasi, kültürel, tarihi gelişimi, zorlukları, sıkıntılarını yansıtan eserlerine sırası ile yer vermeye çalışacağım.Tarihi konu ve yaşanmışlıklar içerdiği için çok severek, keyif alarak okuyorum ve bilgi sahibi olduğuma da inanıyorum o dönemlere dair.
Şimdi kısaca sıra ile bahsetmeye çalışacağım.
VEDA
Osmanlı İmparatorluğunun son günlerinde işgal altında bulunan İstanbul'da Osmanlı Sarayı maliye nazırı Ahmet Reşat Bey'in konağında geçen olayları ve ailesini anlatıyor Veda. O dönemde İstanbul işgalciler tarafından esir alınmış ve kimseye göz açtırmıyorlardı. Halk rahat hareket edemiyordu. Reşat Bey ise konağında yaşlı teyzesi, hanımı, kızları, evin bakımı ve çocuklarla ilgilenen uzaktan akrabaları Mehpare ve vatanı kurtarmak için milli direnişçilerle birlikte çalışan ve bu yüzden işgalciler tarafından aranan yeğeni Kemal ile yaşıyordu. Aslında Reşat Bey yeğeninin durumundan rahatsız olduğu halde teyzesinin hatırına sesini çıkaramıyordu. Ayrıca Kemal hasta ve bakıma muhtaçtı.Vatanı kurtarmak için kurulan milli teşkilatlara hasta yatağından yardım ediyordu.
Reşat Bey sarayda Maliye Nazırı olmakla padişaha en yakın kimse olmasına rağmen vatanın durumunun kötü olduğunu, ellerinden birşey gelmediğini, işgalcilerin küstah tavırlarından duyduğu rahatsızlıkları konaktaki ailesine anlatıyordu. Kemal'se dayısı hakkındaki olumsuz düşüncelerinin yersiz olduğunu ve vatan savunmasında dayısının da destek olabileceğini düşünüyordu.
İşgalciler her yeri basıyor, Osmanlı halkına kötü muameleler yapıyorlardı. İşler çığrından çıkmaya başlamıştı. İşgalciler aramadık ev, konak bırakmıyorlardı. Reşat Bey'in konağını da aramaları ihtimaline karşı alt sokakta bulunan komşuları Azra Hanım'ın evine Kemal'i ve Mehpare'yi yollamışlardı. Bu arada Mehpare Kemal'in bakımı ile yakından ilgileniyordu. Bu durum Kemal'le Mehpare'nin yakınlaşmasına da vesile olmuştu. Mehpare Kemal'e büyük tutku ile bağlanmış bu yüzden de Kemal'i Azra Hanım'ın evine yalnız bırakmamış kendisi de Kemal'le birlikte gitmişti. Azra Hanım'da milli direnişçilere gönülden bağlı ve bu duruşunu ve düşüncesini her zaman koruyan biri olarak Kemal Bey'i seve seve evinde konuk etmişti. Fakat bir süre sonra Azra Hanım'ın evi de işgalciler tarafından basıldığında, alt sokağa çıkan gizli bir geçitten kaçmayı başarmışlardı. Mehpare ise her daim Kemal'inden ayrılmamış yanında olmuştu.
Kemal kendini iyi hissetmeye başladığında dayısının karşısına çıkıp Mehpare ile evlenmek istediğini söylemişti. Bu arada Mehpare'de hamileydi. Mehpare ile evlendikten sonra Anadolu'da işgalcilere karşı direnen milli direnişçilerin yanında yer almak üzere konaktan ayrılmıştı.
İstanbul'da bütün bu olaylar olurken, Anadolu'da da bunlara direnen geçici bir hükümet ve ordu vardı. Bu düzenli orduyu kurma görevi de Mustafa Kemal'e verilmişti. Kemal'in Anadolu'ya geçtikten bir süre sonra öldüğü haberi gelmişti. Bu haberle Mehpare yıkılmış ve erken doğum yapmıştı.
Kemal Anadolu'ya geçtiğinde Azra Hanım'ın konağına da işgalci güçlerin el koyması ile Azra Hanım'da Anadolu'ya geçmiş ve orada Fransız bir subaya aşık olduğu halde vatanını işgale gelmiş bir insanla evlenme cesaretini gösteremeyip aşkını kalbine gömmüştü.
Bütün bu gelişmelerin ardından Anadolu'dan da güzel haberler gelmeye başlamış, Mustafa Kemal'in önderliğindeki ordu düşman askerlerini geri püskürtmeye başlamışlardı. Hal böyle olunca İstanbul'da son Osmanlı Padişahı Vahdettin'de ülkeyi terk etme eylemleri içindeydi.
Türk ordusu büyük zafer kazanmış ve ülkeyi düşman askerlerinden kurtarmıştı. Milli ordunun yanında olmayanlarda vatan haini ilan ediliyor ve idamları isteniyordu. Ahmet Reşat Bey'de vatan haini olmamasına rağmen milli orduya gizli yardımları olduğu halde vatan haini olma durumundan kurtulamıyor ve bu duruma katlanamıyordu. Ahmet Reşat Bey'de vatanı terketmesi gerektiğini ailesine anlattı. Daha sonra vatan haini olmadığı ispatlandığında geri dönmeyi planlıyordu. Bu durumu yakın dostu Doktor Mahir Bey'e de anlatıp ailesine göz kulak olmasını isteyecekti. Doktor Mahir Bey'de seve seve kabul etti. Ayrıca Reşat Bey'in büyük kızı Leman'a da aşık olduğu için bu durumu fırsat bilip kızları Leman'la evlenmek istediğini de belirtti. Ahmet Reşat Bey'de bu duruma sevindi. Böyle bir durumun daha isabetli olacağını düşündü. Acele düğün hazırlıkları yapıldı ve akşamına Mahir Bey'le kızını evlendirdikten sonra diğer kader arkadaşlarıyla birlikte İstanbul'dan ayrılacağı vapura binmek üzere sabah erkenden konaktan ayrıldı. Kendisini kimsenin uğurlamasına müsaade etmedi.
Ülkeden ayrıldıktan bir süre sonra evine mektup yazarak iyi olduğu haberlerini verdi. Konakta ise Leman'ın kızı Ayşe KULİN'in annesi Sitare doğmuştu.
Kitap burada bitiyor ve bundan sonrası Umut'ta anlatılıyor. Ülkenin işgal altında olduğu zorlu günleri ve bu süreçte kahraman Türk halkının çetin direnişleri ile ülkenin düşman işgalinden kurtuluşunu ve bu olaylar üzerinden Ayşe KULİN'in büyük büyük atalarınında geçirdiği zorlu günleri çok güzel sürükleyici bir şekilde anlatılması ile kendinizi olaylara kaptırarak keyifle ve hüzünle okuyorsunuz. Romanı oldukça kısa tutmaya çalıştım ama buna rağmen yine de uzun bir post olacağı için diğer romanlarını da başka postlarda anlatmaya çalışacağım. Aslında amacım bu postun içinde hepsini anlatmaktı.
Bundan sonraki sırada UMUT var.....
İlk tanışmam; 1997 yılında evliliğimin ilk yıllarındaki yaz, Fethiye'de tatilimizi yaparken Adı Aylin'le olmuştu. Ben Ankara'dan bir süre uzaklaştığımda (bu tatil bile olsa) Ankara'ma büyük özlem duyan biri olarak, Ankara'yı anlatırken her bir yerini gözümde canlandırarak,yaşadığım şehre özlem duyarak okumuştum. Bugün olsun hala hafızama kazınmış, derin izler bırakmış bir kitaptır. Ayrıca Aylin'in zorlu hayatı ve trajetik ölümü de beni derinden etkilemişti. Daha sonraları Ankara'da kitapta geçen yerlerden bende geçtiğimde yanımda bulunan kişilere aaa! burası Adı Aylin'de okuduğum yerler diye heyecan duyarak başlardım anlatmaya. O dönemlerde okuduğum birçok kitapları bu kadar detaylı hatırlamam mesela.
Daha sonraları da Gece Sesleri, Füreya, Köprü aklimda kalanlar. Köprü'yü ise dizisi oynuyorken okumuştum. Birkaç bölümüne baktığımda hayal kırıklığına uğramıştım. İzlediğime pişman olmuştum. Gece Sesleri'de televizyonda dizi olarak yayınlandı ancak ben hiçbir bölümünü izlemeye fırsat bulamadım çok istememe rağmen.
Neyse 2010-2011 yıllarında okuduğum kitaplarının içeriğinde, Ayşe KULİN'in atalarının ve kendi hayatı üzerinden Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerini ve o dönemde yaşananları, daha sonra Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ve gelişme dönemleri ile günümüz 80'li yıllardaki döneme kadar ki ülkemizin siyasi, kültürel, tarihi gelişimi, zorlukları, sıkıntılarını yansıtan eserlerine sırası ile yer vermeye çalışacağım.Tarihi konu ve yaşanmışlıklar içerdiği için çok severek, keyif alarak okuyorum ve bilgi sahibi olduğuma da inanıyorum o dönemlere dair.
Şimdi kısaca sıra ile bahsetmeye çalışacağım.
VEDA
Osmanlı İmparatorluğunun son günlerinde işgal altında bulunan İstanbul'da Osmanlı Sarayı maliye nazırı Ahmet Reşat Bey'in konağında geçen olayları ve ailesini anlatıyor Veda. O dönemde İstanbul işgalciler tarafından esir alınmış ve kimseye göz açtırmıyorlardı. Halk rahat hareket edemiyordu. Reşat Bey ise konağında yaşlı teyzesi, hanımı, kızları, evin bakımı ve çocuklarla ilgilenen uzaktan akrabaları Mehpare ve vatanı kurtarmak için milli direnişçilerle birlikte çalışan ve bu yüzden işgalciler tarafından aranan yeğeni Kemal ile yaşıyordu. Aslında Reşat Bey yeğeninin durumundan rahatsız olduğu halde teyzesinin hatırına sesini çıkaramıyordu. Ayrıca Kemal hasta ve bakıma muhtaçtı.Vatanı kurtarmak için kurulan milli teşkilatlara hasta yatağından yardım ediyordu.
Reşat Bey sarayda Maliye Nazırı olmakla padişaha en yakın kimse olmasına rağmen vatanın durumunun kötü olduğunu, ellerinden birşey gelmediğini, işgalcilerin küstah tavırlarından duyduğu rahatsızlıkları konaktaki ailesine anlatıyordu. Kemal'se dayısı hakkındaki olumsuz düşüncelerinin yersiz olduğunu ve vatan savunmasında dayısının da destek olabileceğini düşünüyordu.
İşgalciler her yeri basıyor, Osmanlı halkına kötü muameleler yapıyorlardı. İşler çığrından çıkmaya başlamıştı. İşgalciler aramadık ev, konak bırakmıyorlardı. Reşat Bey'in konağını da aramaları ihtimaline karşı alt sokakta bulunan komşuları Azra Hanım'ın evine Kemal'i ve Mehpare'yi yollamışlardı. Bu arada Mehpare Kemal'in bakımı ile yakından ilgileniyordu. Bu durum Kemal'le Mehpare'nin yakınlaşmasına da vesile olmuştu. Mehpare Kemal'e büyük tutku ile bağlanmış bu yüzden de Kemal'i Azra Hanım'ın evine yalnız bırakmamış kendisi de Kemal'le birlikte gitmişti. Azra Hanım'da milli direnişçilere gönülden bağlı ve bu duruşunu ve düşüncesini her zaman koruyan biri olarak Kemal Bey'i seve seve evinde konuk etmişti. Fakat bir süre sonra Azra Hanım'ın evi de işgalciler tarafından basıldığında, alt sokağa çıkan gizli bir geçitten kaçmayı başarmışlardı. Mehpare ise her daim Kemal'inden ayrılmamış yanında olmuştu.
Kemal kendini iyi hissetmeye başladığında dayısının karşısına çıkıp Mehpare ile evlenmek istediğini söylemişti. Bu arada Mehpare'de hamileydi. Mehpare ile evlendikten sonra Anadolu'da işgalcilere karşı direnen milli direnişçilerin yanında yer almak üzere konaktan ayrılmıştı.
İstanbul'da bütün bu olaylar olurken, Anadolu'da da bunlara direnen geçici bir hükümet ve ordu vardı. Bu düzenli orduyu kurma görevi de Mustafa Kemal'e verilmişti. Kemal'in Anadolu'ya geçtikten bir süre sonra öldüğü haberi gelmişti. Bu haberle Mehpare yıkılmış ve erken doğum yapmıştı.
Kemal Anadolu'ya geçtiğinde Azra Hanım'ın konağına da işgalci güçlerin el koyması ile Azra Hanım'da Anadolu'ya geçmiş ve orada Fransız bir subaya aşık olduğu halde vatanını işgale gelmiş bir insanla evlenme cesaretini gösteremeyip aşkını kalbine gömmüştü.
Bütün bu gelişmelerin ardından Anadolu'dan da güzel haberler gelmeye başlamış, Mustafa Kemal'in önderliğindeki ordu düşman askerlerini geri püskürtmeye başlamışlardı. Hal böyle olunca İstanbul'da son Osmanlı Padişahı Vahdettin'de ülkeyi terk etme eylemleri içindeydi.
Türk ordusu büyük zafer kazanmış ve ülkeyi düşman askerlerinden kurtarmıştı. Milli ordunun yanında olmayanlarda vatan haini ilan ediliyor ve idamları isteniyordu. Ahmet Reşat Bey'de vatan haini olmamasına rağmen milli orduya gizli yardımları olduğu halde vatan haini olma durumundan kurtulamıyor ve bu duruma katlanamıyordu. Ahmet Reşat Bey'de vatanı terketmesi gerektiğini ailesine anlattı. Daha sonra vatan haini olmadığı ispatlandığında geri dönmeyi planlıyordu. Bu durumu yakın dostu Doktor Mahir Bey'e de anlatıp ailesine göz kulak olmasını isteyecekti. Doktor Mahir Bey'de seve seve kabul etti. Ayrıca Reşat Bey'in büyük kızı Leman'a da aşık olduğu için bu durumu fırsat bilip kızları Leman'la evlenmek istediğini de belirtti. Ahmet Reşat Bey'de bu duruma sevindi. Böyle bir durumun daha isabetli olacağını düşündü. Acele düğün hazırlıkları yapıldı ve akşamına Mahir Bey'le kızını evlendirdikten sonra diğer kader arkadaşlarıyla birlikte İstanbul'dan ayrılacağı vapura binmek üzere sabah erkenden konaktan ayrıldı. Kendisini kimsenin uğurlamasına müsaade etmedi.
Ülkeden ayrıldıktan bir süre sonra evine mektup yazarak iyi olduğu haberlerini verdi. Konakta ise Leman'ın kızı Ayşe KULİN'in annesi Sitare doğmuştu.
Kitap burada bitiyor ve bundan sonrası Umut'ta anlatılıyor. Ülkenin işgal altında olduğu zorlu günleri ve bu süreçte kahraman Türk halkının çetin direnişleri ile ülkenin düşman işgalinden kurtuluşunu ve bu olaylar üzerinden Ayşe KULİN'in büyük büyük atalarınında geçirdiği zorlu günleri çok güzel sürükleyici bir şekilde anlatılması ile kendinizi olaylara kaptırarak keyifle ve hüzünle okuyorsunuz. Romanı oldukça kısa tutmaya çalıştım ama buna rağmen yine de uzun bir post olacağı için diğer romanlarını da başka postlarda anlatmaya çalışacağım. Aslında amacım bu postun içinde hepsini anlatmaktı.
Bundan sonraki sırada UMUT var.....
18 Ocak 2011 Salı
Bu Hayat Hepimizin
Şimdi de İpek ONGUN'un gençlik serisi olan "Bu Hayat Sizin" adlı kitabından bahsetmek istiyorum. Kitabın adını ben çok sevdim. Gerçekten herkesin tek bir hayatı var ve asla geriye dönülüp tekrar yaşanmayacak bir hayat. O yüzden hayatımızı en iyi şekilde yaşamak ve etrafımızdakilere ve yakınlarımıza da bunu yaşatmak lazım. Güzel ve doğru bir hayat herkesin hakkı. Tabii herkesin de bunun farkında olması çok önemli. Farkında olanlara ne mutlu. Olmayanlarında bu tarz kitaplar okuması ve kendisini geliştirmesi gerektiğine inanıyorum. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp demiş atalarımız. Kişisel gelişim adına bu tür kitaplar okumak gerçekten içimizde var olan duygu ve düşünceleri açığa vurmamıza, kendi benliğimizin ve birçok şeyin farkındalığına varmamıza yardımcı oluyor. O nedenle ben her okuduğumda kendimi daha iyi hissediyor ve daha öğrenmem gereken çok şey olduğuna, öğrendiklerimi de hayatıma uyarlamaya çalışıyorum.
Bu kitapta gençlere yazılmış bir kitap, ancak herkesin okuyabileceği, gençliğimizin ve gençlerimizin kıymetini daha iyi anlamamızı sağlayacak, onların dünyasına onların gözüyle bakmamızı sağlayacak bir kitap.
İnsanı eğiten, iyiye, doğruya yönlendiren, hayata bakış açısını değiştiren, hayata daha güvenle ve olumlu bakmayı, zorluklarla nasıl başa çıkmayı öğreten, gençliğe hitap etse de, kişisel gelişim adına yetişkinlerinde rahatlıkla okuyacağı bir kitap.
Kişinin birçok şeyi farketmesine yardımcı oluyor. En başta kişi yaşama amacını öğreniyor bu kitapta. Aile ile çocuk arasındaki iletişimin önemini, insan ilişkilerinde karşılaşılan doğrular ve yanlışları, arkadaş ve dost seçiminde nelere dikkat edilmesi gerektiğini, çevreye bakış açısını, duygu ve düşüncelerin dışa vurumunda insanı etkileyen ve etkilemesi gereken durumların farkında olunmasını sağlayan bir kitap.
Gençler ile ailelerin arasındaki sorunlarda ortak yolu bulup, her iki tarafında birbirini anlamasına yardımcı olacak, her iki tarafa da ışık tutacak bir kitap.
Hayatta önemsenmeyen, değer verilmeyen birçok şeylerden mutluluk paydesi çıkarılmasını sağlayan ve gençliğin hayata daha olumlu bir pencereden bakış açısı yakalamalarına vesile olacak bir kitap.
Ben gençlere hayat adına çok şeyler katacağına, hayata bakış açılarına yön vereceğine, aydınlatacağına inanıyorum. Gençlerin hayatta neyi yapması, neyi yapmaması gerektiği; nelerin doğru olduğu, nelerin olmadığı konusunda da bilgilendiriyor. Kısaca gençlere gelecek hayatında kişilik ve özgüven adına çok şeyler öğreteceğine, geleceğine yön vereceğine inanıyorum. Bu tarz kitaplarda yazılanların ne kadarını çocuklarımıza nasihat olarak verebiliriz veya davranışlarımızla gösterebiliriz ki. Okumanın hafızalarımızda daha etkili olduğunu düşünerek, ancak bu tarz kitapları okumakla hayat okulunda öğrendiklerini ve öğreneceklerini pekiştirerek kendi yaşamına uyarlamasının daha kalıcı ve etkileyici olacağını düşünüyorum.
Kitabı ben çok beğendim. Kitap gerçekten akıcı, içten ve derinden derine verilen öğütlerle oldukça da etkileyici. Bu anlamda amacına gerçekten de yönelik hazırlanmış bir eser. Ayrıca genel kültür adına önemli insanların özlü sözleriyle de zenginleştirilmiş ve altı çizilecek satırlarla dolu dolu bir kitap. Herkesin, özellikle de gençlerin okumasını tavsiye ediyorum.
Bu kitapta gençlere yazılmış bir kitap, ancak herkesin okuyabileceği, gençliğimizin ve gençlerimizin kıymetini daha iyi anlamamızı sağlayacak, onların dünyasına onların gözüyle bakmamızı sağlayacak bir kitap.
İnsanı eğiten, iyiye, doğruya yönlendiren, hayata bakış açısını değiştiren, hayata daha güvenle ve olumlu bakmayı, zorluklarla nasıl başa çıkmayı öğreten, gençliğe hitap etse de, kişisel gelişim adına yetişkinlerinde rahatlıkla okuyacağı bir kitap.
Kişinin birçok şeyi farketmesine yardımcı oluyor. En başta kişi yaşama amacını öğreniyor bu kitapta. Aile ile çocuk arasındaki iletişimin önemini, insan ilişkilerinde karşılaşılan doğrular ve yanlışları, arkadaş ve dost seçiminde nelere dikkat edilmesi gerektiğini, çevreye bakış açısını, duygu ve düşüncelerin dışa vurumunda insanı etkileyen ve etkilemesi gereken durumların farkında olunmasını sağlayan bir kitap.
Gençler ile ailelerin arasındaki sorunlarda ortak yolu bulup, her iki tarafında birbirini anlamasına yardımcı olacak, her iki tarafa da ışık tutacak bir kitap.
Hayatta önemsenmeyen, değer verilmeyen birçok şeylerden mutluluk paydesi çıkarılmasını sağlayan ve gençliğin hayata daha olumlu bir pencereden bakış açısı yakalamalarına vesile olacak bir kitap.
Ben gençlere hayat adına çok şeyler katacağına, hayata bakış açılarına yön vereceğine, aydınlatacağına inanıyorum. Gençlerin hayatta neyi yapması, neyi yapmaması gerektiği; nelerin doğru olduğu, nelerin olmadığı konusunda da bilgilendiriyor. Kısaca gençlere gelecek hayatında kişilik ve özgüven adına çok şeyler öğreteceğine, geleceğine yön vereceğine inanıyorum. Bu tarz kitaplarda yazılanların ne kadarını çocuklarımıza nasihat olarak verebiliriz veya davranışlarımızla gösterebiliriz ki. Okumanın hafızalarımızda daha etkili olduğunu düşünerek, ancak bu tarz kitapları okumakla hayat okulunda öğrendiklerini ve öğreneceklerini pekiştirerek kendi yaşamına uyarlamasının daha kalıcı ve etkileyici olacağını düşünüyorum.
Kitabı ben çok beğendim. Kitap gerçekten akıcı, içten ve derinden derine verilen öğütlerle oldukça da etkileyici. Bu anlamda amacına gerçekten de yönelik hazırlanmış bir eser. Ayrıca genel kültür adına önemli insanların özlü sözleriyle de zenginleştirilmiş ve altı çizilecek satırlarla dolu dolu bir kitap. Herkesin, özellikle de gençlerin okumasını tavsiye ediyorum.
Etiketler:
BANA DAİR,
DUYGU VE DÜŞÜNCELERİM,
HAYATA DAİR,
OKUDUKLARIM,
Tavsiye Ettiklerim,
YORUM
17 Ocak 2011 Pazartesi
Göze Limon Damlatmak
Daha önce göze limon damlatılmasının sakıncası olup olmayacağı konusundaki tereddütlerimden bahsetmiştim. İnternetdeki araştırmalarımın çoğunluğu limonun asit içerdiği için göze zarar vereceği yönünde idi. Tek tük sakınca olmayacağına dair yazılara da rastlamıştım.Hal böyle olunca tereddüte düşüp, bu nedenle sizlerden gelen yorumlarla bu merakımı gidermek de istiyordum. Sonrasında ise sizlerden gelen yorumlarla birlikte benim gibi merak eden arkadaşlar da oldu.Yazımın sonunda en doğrusunun zaten ilk fırsatta doktoruma danışmak olduğunu da belirtmiştim. Limon gerçekten günlerce gözümde oluşan rahatsızlıkları yok ediyordu ama sanıyorum doktorların genel görüşü de limonun asitli olmasından dolayı göze zarar vereceği idi. Bende Cuma günü öğleden sonra doktora kontrole gittiğimde sordum ve yüzüme hayretle bakıp, kesinlikle doğru olmayacağını ve aynen oda asit içerdiği için göze zarar vereceğini söyledi. Bana tavsiyesi ise gözümü her zaman düzenli olarak (nasıl dişini düzenli fırçalıyorsan bunu da öyle dedi) bebek şampuanı ile yıkamam gerektiğini,yukarıdan aşağıya 10 kez masaj, aşağıdan yukarıya da 10 kez masaj yapmamı söyledi ve bir damla verdi. Ayrıca bilgisayar kullanmadan önce, alışverişmerkezleri gibi kapalı ortamlara girmeden önce, kuru ortamlarda gözüme refresh (Gözyaşı damlası) damlatmamın gözümü rahatlatacağını ve hiçbir sakıncasının olmadığını söyledi.
Oysa yazıma oldukça ilginç yorumlarda gelmişti. Özellikle Ayfer Sultan ın bu yazıma bıraktığı yorumda da görüldüğü üzere;
sa.Mehtapcığım hayat meşgalesi oluyor zaman,zaman uğruyamıyoruz,limon ile yazını görünce tecrübelerimden çocuklar küçükken yani bebekken hergün yıkadıktan sonra gözlerine limon sıkardım sanırım 40 günlük oluncaya kadar daha sonraları haftada sıkmaya başladım şükürler olsun hiç bir sorun yok bende zaman,zaman sıkarım dinlendiriyor çocuklarım evlendiler bana limondan dolayı gözlük kullanmıyoruz diyorlar,yinede haftada birgün banyo sonrası göze sıkmak iyi gelir veya 15 günde bir göz pınarına damlatıp göz hareketi ile her tarafa yayılmış olur geçmiş olsun...A.E.O
Ama doktorlar kesinlikle sıcak bakmayınca insan yine de cesaret edemiyor.Sevgili Ayfer Sultan 40 günlük bebekler limonun yakmasına nasıl dayanıyorlardı acaba. Aslında miyobu da düşürmesi açısından her türlü acısına da katlanılırdı ama dediğim gibi kaş yapayım derken göz çıkarmak istemediğim için ben bundan sonra deneyemeyeceğim.
Yine de göz doktoruna gittiğinizde sizlerde sorun isterseniz.
Sizin doktorunuz bakalım nasıl karşılayacak. Daha başka yorumlarda bir televizyon programında bir doktorun da limonun göze faydalı olduğundan bahsettiğini bunun üzerine yorumu yapan arkadaşımızın anne ve babasının gözlük kullandıkları için denediklerini yazmıştı. Şimdiye kadar birkaç kez denemiş biri olarak bende acaba diyorum ama doktor tavisyesine de uyacağım haliyle. Sağlık ve esenlik dileklerimle.
Oysa yazıma oldukça ilginç yorumlarda gelmişti. Özellikle Ayfer Sultan ın bu yazıma bıraktığı yorumda da görüldüğü üzere;
sa.Mehtapcığım hayat meşgalesi oluyor zaman,zaman uğruyamıyoruz,limon ile yazını görünce tecrübelerimden çocuklar küçükken yani bebekken hergün yıkadıktan sonra gözlerine limon sıkardım sanırım 40 günlük oluncaya kadar daha sonraları haftada sıkmaya başladım şükürler olsun hiç bir sorun yok bende zaman,zaman sıkarım dinlendiriyor çocuklarım evlendiler bana limondan dolayı gözlük kullanmıyoruz diyorlar,yinede haftada birgün banyo sonrası göze sıkmak iyi gelir veya 15 günde bir göz pınarına damlatıp göz hareketi ile her tarafa yayılmış olur geçmiş olsun...A.E.O
Ama doktorlar kesinlikle sıcak bakmayınca insan yine de cesaret edemiyor.Sevgili Ayfer Sultan 40 günlük bebekler limonun yakmasına nasıl dayanıyorlardı acaba. Aslında miyobu da düşürmesi açısından her türlü acısına da katlanılırdı ama dediğim gibi kaş yapayım derken göz çıkarmak istemediğim için ben bundan sonra deneyemeyeceğim.
Yine de göz doktoruna gittiğinizde sizlerde sorun isterseniz.
Sizin doktorunuz bakalım nasıl karşılayacak. Daha başka yorumlarda bir televizyon programında bir doktorun da limonun göze faydalı olduğundan bahsettiğini bunun üzerine yorumu yapan arkadaşımızın anne ve babasının gözlük kullandıkları için denediklerini yazmıştı. Şimdiye kadar birkaç kez denemiş biri olarak bende acaba diyorum ama doktor tavisyesine de uyacağım haliyle. Sağlık ve esenlik dileklerimle.
Etiketler:
GÜZELLİK VE SAĞLIK,
SAĞLIK,
Tavsiye Ettiklerim,
YORUM
10 Ocak 2011 Pazartesi
Av Mevsimi ve Kitaplarım hk.
"Av Mevsimi" filmine gecikmeli de olsa, yeni sezon filmleri gösterime girerken, vizyondan kalkmadan, bu hafta sonu arkadaşlarımızla birlikte gidebildik. Aslında bir süre sonra televizyonda da gösteriliyor ama televizyonda hem izlemek için fırsat olmuyor, hem de izlemeye kalkışsanız bile durmadan reklam ile insanın izleme şevkini de kırıyorlar.
Bundan önce de en son gittiğimiz film "Newyork'ta Beş Minare" idi. "Av Mevsimi" bana sıradan bir film tadında geldi. Çok eleştiri almasına rağmen ben "Newyork'ta Beş Minare' yi daha çok beğendim. Gerçekten film için çok emek ve para harcanmış. Çok kaliteli ve Türk sineması için büyük bir gelişme idi bana göre.
Neyse "Av Mevsimi" bana sıradan filmlerden farksız geldi demiştim. Film için olumsuz şeyler söylemek istemiyorum. Çünkü emek verilip yapılmış sonuçta, saygı duyuyorum. Sadece benim için sıradan olduğunu belirtmek istedim. Özellikle şunun altını çizmek isterim burada. Filmi bana sıradan kılan etkenin, yakın zamanda Ahmet ÜMİT'in "Kavim" adlı kitabını okumam olduğunu düşünüyorum. Film "Kavim" adlı kitapla aynı formatta idi. Sadece olayın konusu farklıydı ve daha basitti. Filmin sonunu kısa bir süre içinde çözebildik. Oysa Kavim'de olaylar farklı farklı boyutlara kayıyor ve okuyucuyu bile şaşırtıyordu. Kitap başından sonuna kadar gizemini korumaya devam ediyordu. Ayrıca öyle sürükleyiciydi ki, okurken film izliyormuş gibi olayları ve kahramanları gözümde canlandırabiliyordum. İkisi de polisiye, ikisi de maceralı; Her ikisinde de emekliliği gelmiş, tecrübeli ve yıllarını bu işe vermiş komiser ve yardımcılarının bir cinayetin izini sürmeleri ve bu süreçte yaşanan olaylar zinciri. O nedenle izlemesem de olurmuş dediğim bir film. Ama "Kavim" i iyi ki okumuşum diyorum. Çok keyif alarak okudum çünkü. Tabii genelde filme konu olan eserler izlendiğinde, okunduğu tadı vermiyor çok zaman. O nedenle "Kavim" i film olarak izlesem düşüncem ne olurdu bilemiyorum. Kitaptaki kadar keyif almazdım belki de...
Bundan önce de en son gittiğimiz film "Newyork'ta Beş Minare" idi. "Av Mevsimi" bana sıradan bir film tadında geldi. Çok eleştiri almasına rağmen ben "Newyork'ta Beş Minare' yi daha çok beğendim. Gerçekten film için çok emek ve para harcanmış. Çok kaliteli ve Türk sineması için büyük bir gelişme idi bana göre.
Neyse "Av Mevsimi" bana sıradan filmlerden farksız geldi demiştim. Film için olumsuz şeyler söylemek istemiyorum. Çünkü emek verilip yapılmış sonuçta, saygı duyuyorum. Sadece benim için sıradan olduğunu belirtmek istedim. Özellikle şunun altını çizmek isterim burada. Filmi bana sıradan kılan etkenin, yakın zamanda Ahmet ÜMİT'in "Kavim" adlı kitabını okumam olduğunu düşünüyorum. Film "Kavim" adlı kitapla aynı formatta idi. Sadece olayın konusu farklıydı ve daha basitti. Filmin sonunu kısa bir süre içinde çözebildik. Oysa Kavim'de olaylar farklı farklı boyutlara kayıyor ve okuyucuyu bile şaşırtıyordu. Kitap başından sonuna kadar gizemini korumaya devam ediyordu. Ayrıca öyle sürükleyiciydi ki, okurken film izliyormuş gibi olayları ve kahramanları gözümde canlandırabiliyordum. İkisi de polisiye, ikisi de maceralı; Her ikisinde de emekliliği gelmiş, tecrübeli ve yıllarını bu işe vermiş komiser ve yardımcılarının bir cinayetin izini sürmeleri ve bu süreçte yaşanan olaylar zinciri. O nedenle izlemesem de olurmuş dediğim bir film. Ama "Kavim" i iyi ki okumuşum diyorum. Çok keyif alarak okudum çünkü. Tabii genelde filme konu olan eserler izlendiğinde, okunduğu tadı vermiyor çok zaman. O nedenle "Kavim" i film olarak izlesem düşüncem ne olurdu bilemiyorum. Kitaptaki kadar keyif almazdım belki de...
30 Aralık 2010 Perşembe
"Küçük Sırlar"
Daha önceki postlarımda televizyon bağımlısı olmadığımızdan ve dizi takip etmediğimizden bahsetmiştim. Ayrıca görsel medyanın hiç de eğitici yanlarını göremediğimden, çocuklarımıza ve gençlerimize kötü örnek olduğuna inanarak burada RTÜK' e hitaben yazı da yazmıştım.Son yıllarda RTÜK bu konularla ilgilenmiyor sanıyorum. Neyse RTÜK'ün alanına girecek konuları daha sonra araştırıp yazmak istiyorum.
Benim asıl konum bu sefer "Küçük Sırlar" dizisi. Benim kızım 11 yaşında ve bu diziyi çok seviyor. İzin vermiyorum izlemesine. Ancak fırsat bulduğu anda televizyondan ve internet üzerinden izlemediği bölümlere bakıyor. Yine internet üzerinden fotoğraflarını renkli çıktılar alıp, kendince hazırladığı magazin dergilerine yapıştırıyor. Çalışma masasına asıyor. Kızım Sinem KOBAL hayranı ve "anneciğim Sinem KOBAL için izlemek istiyorum bu filmi" diyor. Kızım ve onun yaş grubundaki arkadaşlarının hepsinde de bu beğeni ve hayranlığı görebiliyorum.O nedenle bu diziyi ve baş oyuncusu Sinem KOBAL'ı eleştiriyorum. Sevgili Sinem KOBAL keşke seviyeli, eğitici filmlerde rol alsa da, bu yaştaki çocuklara ve gençlere daha güzel, daha iyi örnek olabilse...
Bu hafta başı (27.12.2010) tesadüfen izlediğim bölümünde (iyi ki izlemişim) inanılmaz ahlak dışı konulara tanık oldum. Eşim irem'e ders çalıştırıyordu. Ben de "hem televizyon izleyeyim, hem de küçük kızımı oyalayayım" dedim. Ablasını ders çalışırken rahatsız etmesin diye. Zaten tesadüfen televizyonun yanından geçerken bile göz ucu ile baktığınızda dizi hakkında fikir sahibi oluyorsunuz. İrem'e de o yüzden yasak getirmiştim zaten. Neyse bu son izlediğim bölümünde baştan sona ahlaksızlık diz boyuydu. Eminim önceki bölümler de böyle.
-Dizi de anne ve babaların evlilik dışı ilişkileri
-Bunun yanında çocukların da evlilik dışı ilişkileri
-Yine evlilik dışı çocuk sahibi olma
-Entrikalar,yalanlar
-Eşcinsellik
-Çocuk yaştaki genç kızın kendinden geçecek derece alkol tüketimi
-Sorumsuzluk
-Aile kavramın hiçe sayılması
-Şatafatlı bir hayat vs.....vs...
Bu dizideki gençler sözüm ona öğrenciydi galiba. Okul ve eğitim adına hiçbir şey göremedim ben. Çocuklarımıza yararından çok zararına inanıyorum. Amaç dizide ki karakterlere ve onların davranış ve yaşayış biçimlerine özendirici özelliğe sahip bence. Ben kızıma izletmiyorum ve nedenlerini de anlatıp, zaman kaybı olduğunu söylüyorum. Beni anlayışla karşılıyor. Tepki vermiyor ancak benim olmadığım yerde de ilk fırsatta izlemeye çalışıyor.
Peki bizde durum böyle. Acaba başka anne babalar bunun farkında mı acaba? Çok izleniyor, bol reyting alıyor ki uzun zamandır ekranlarda bu dizi. Bir de bu benim farkında olduğum dizilerden sadece bir tanesi. Acaba diğer dizilerde durum nedir? Mesela son zamanlarda bir yerlerde tesadüfen okuyorum veya duyuyorum. Fatmagül'ün suçu ne deniliyor.Artık bu slogan olmuş gibi. O diziler nasıl acaba? Aileler çocukları ile birlikte bu dizileri izliyorlar mı? Daha önceki bu, bu , bu yazılarımda endişelerimden bahsetmiştim.
Ben ne kadar çocuğuma engel olursam olayım, toplum olarak bazı şeylerin üstüne düşmezsek, önemsemezsek çocuklarımız o toplumdan, o çevreden zarar görebilirler. Son zamanlarda benim çocuklarımdan birkaç yaş büyük arkadaşlarımın çocukları ile ilgili sıkıntı ve yakınmalarını dinlediğim zaman endişelerim gerçekten artıyor. "Demokratik, özgür, özgüvenli...vs. çocuklar, gençler yetiştirelim" derken, ahlaksız, saygısız, bencil, asi,sağlıksız, duyarsız, sevgisiz, tembel, miskin, tüketen vs....vs...çocuklar, gençler yetişiyor gibi me geliyor. Toplum olarak üzerimize düşen gerçekten ama gerçekten duyarlı olmalıyız. "Ben" diye hareket edersek zarar gören yine kendimiz oluruz. "Biz" demeliyiz. Hepimiz üzerimize düşeni yapmalıyız. Kendi keyfimiz için (bu dizi keyfi de olabilir) çocukları heba etmemeli; kendine, çevresine, topluma yararlı ve duyarlı nesiller yetiştirmeliyiz. Biz çocuklarımıza en iyi şekilde örnek olmalıyız. Bu bir tek benimle olmuyor. Bizle birlikte olmalı ki, toplum da iyiye doğru gitmeli. Çok mu zor bu? Bence değil. Aksine kolay. Biraz ilgi ve çocuklarımıza güzel model olmak. Çünkü çocuklar bizden gördüklerini dışarı yansıtıyorlar ve bu diğer çocuklara ve gençlere de kötü örnek teşkil ediyor. Lütfen bu konuda üzerimize düşeni seve seve yapalım.Bu çocuklar bizim yarınlarımız. Onlara güzel bir gelecek ve insanların insanca yaşadığı bir hayat sunalım...
Bu arada herkesin yeni yılını da kutluyor; sağlıklı, hayırlı, huzurlu, mutlu, sevgi dolu nice nice seneler diliyorum...Herşey gönlünüzce olsun!...
Benim asıl konum bu sefer "Küçük Sırlar" dizisi. Benim kızım 11 yaşında ve bu diziyi çok seviyor. İzin vermiyorum izlemesine. Ancak fırsat bulduğu anda televizyondan ve internet üzerinden izlemediği bölümlere bakıyor. Yine internet üzerinden fotoğraflarını renkli çıktılar alıp, kendince hazırladığı magazin dergilerine yapıştırıyor. Çalışma masasına asıyor. Kızım Sinem KOBAL hayranı ve "anneciğim Sinem KOBAL için izlemek istiyorum bu filmi" diyor. Kızım ve onun yaş grubundaki arkadaşlarının hepsinde de bu beğeni ve hayranlığı görebiliyorum.O nedenle bu diziyi ve baş oyuncusu Sinem KOBAL'ı eleştiriyorum. Sevgili Sinem KOBAL keşke seviyeli, eğitici filmlerde rol alsa da, bu yaştaki çocuklara ve gençlere daha güzel, daha iyi örnek olabilse...
Bu hafta başı (27.12.2010) tesadüfen izlediğim bölümünde (iyi ki izlemişim) inanılmaz ahlak dışı konulara tanık oldum. Eşim irem'e ders çalıştırıyordu. Ben de "hem televizyon izleyeyim, hem de küçük kızımı oyalayayım" dedim. Ablasını ders çalışırken rahatsız etmesin diye. Zaten tesadüfen televizyonun yanından geçerken bile göz ucu ile baktığınızda dizi hakkında fikir sahibi oluyorsunuz. İrem'e de o yüzden yasak getirmiştim zaten. Neyse bu son izlediğim bölümünde baştan sona ahlaksızlık diz boyuydu. Eminim önceki bölümler de böyle.
-Dizi de anne ve babaların evlilik dışı ilişkileri
-Bunun yanında çocukların da evlilik dışı ilişkileri
-Yine evlilik dışı çocuk sahibi olma
-Entrikalar,yalanlar
-Eşcinsellik
-Çocuk yaştaki genç kızın kendinden geçecek derece alkol tüketimi
-Sorumsuzluk
-Aile kavramın hiçe sayılması
-Şatafatlı bir hayat vs.....vs...
Bu dizideki gençler sözüm ona öğrenciydi galiba. Okul ve eğitim adına hiçbir şey göremedim ben. Çocuklarımıza yararından çok zararına inanıyorum. Amaç dizide ki karakterlere ve onların davranış ve yaşayış biçimlerine özendirici özelliğe sahip bence. Ben kızıma izletmiyorum ve nedenlerini de anlatıp, zaman kaybı olduğunu söylüyorum. Beni anlayışla karşılıyor. Tepki vermiyor ancak benim olmadığım yerde de ilk fırsatta izlemeye çalışıyor.
Peki bizde durum böyle. Acaba başka anne babalar bunun farkında mı acaba? Çok izleniyor, bol reyting alıyor ki uzun zamandır ekranlarda bu dizi. Bir de bu benim farkında olduğum dizilerden sadece bir tanesi. Acaba diğer dizilerde durum nedir? Mesela son zamanlarda bir yerlerde tesadüfen okuyorum veya duyuyorum. Fatmagül'ün suçu ne deniliyor.Artık bu slogan olmuş gibi. O diziler nasıl acaba? Aileler çocukları ile birlikte bu dizileri izliyorlar mı? Daha önceki bu, bu , bu yazılarımda endişelerimden bahsetmiştim.
Ben ne kadar çocuğuma engel olursam olayım, toplum olarak bazı şeylerin üstüne düşmezsek, önemsemezsek çocuklarımız o toplumdan, o çevreden zarar görebilirler. Son zamanlarda benim çocuklarımdan birkaç yaş büyük arkadaşlarımın çocukları ile ilgili sıkıntı ve yakınmalarını dinlediğim zaman endişelerim gerçekten artıyor. "Demokratik, özgür, özgüvenli...vs. çocuklar, gençler yetiştirelim" derken, ahlaksız, saygısız, bencil, asi,sağlıksız, duyarsız, sevgisiz, tembel, miskin, tüketen vs....vs...çocuklar, gençler yetişiyor gibi me geliyor. Toplum olarak üzerimize düşen gerçekten ama gerçekten duyarlı olmalıyız. "Ben" diye hareket edersek zarar gören yine kendimiz oluruz. "Biz" demeliyiz. Hepimiz üzerimize düşeni yapmalıyız. Kendi keyfimiz için (bu dizi keyfi de olabilir) çocukları heba etmemeli; kendine, çevresine, topluma yararlı ve duyarlı nesiller yetiştirmeliyiz. Biz çocuklarımıza en iyi şekilde örnek olmalıyız. Bu bir tek benimle olmuyor. Bizle birlikte olmalı ki, toplum da iyiye doğru gitmeli. Çok mu zor bu? Bence değil. Aksine kolay. Biraz ilgi ve çocuklarımıza güzel model olmak. Çünkü çocuklar bizden gördüklerini dışarı yansıtıyorlar ve bu diğer çocuklara ve gençlere de kötü örnek teşkil ediyor. Lütfen bu konuda üzerimize düşeni seve seve yapalım.Bu çocuklar bizim yarınlarımız. Onlara güzel bir gelecek ve insanların insanca yaşadığı bir hayat sunalım...
Bu arada herkesin yeni yılını da kutluyor; sağlıklı, hayırlı, huzurlu, mutlu, sevgi dolu nice nice seneler diliyorum...Herşey gönlünüzce olsun!...
Etiketler:
BANA DAİR,
DUYGU VE DÜŞÜNCELERİM,
HAYATA DAİR,
KIZIMA DAİR,
Tavsiye Ettiklerim,
YORUM
6 Aralık 2010 Pazartesi
Gizem ve Heyecan Dolu Bir Kitap
"Kavim" film tadında okuduğum ender kitaplardan oldu. Ayrıca uzun zamandır polisiye kitaplar da okumamıştım.Özlemişim doğrusu. Kitabın içeriği hakkında fazla birşey anlatmak istemiyorum. Çünkü anlatırsam gizemi bozulacağından okumak isteyenlere haksızlık etmiş olurum. Kitapta başından sonuna kadar sürükleyici, heyecanlı ve merak uyandıracak kadar da gizemli olaylar zinciri var. Bu yüzden son yıllarda hatırladığım kadarıyla sayfa adedi olarak en fazla okuyarak rekor kırdığımı da söyleyebilirim.
Kitabın gizemini bozmadan kısaca değinmek istiyorum ben yine de. Konusu, Başkomiser Nevzat ve yardımcıları Komiser Ali ve Zeynep'in ilginç bir cinayetin izini sürmelerini konu alıyor.Öldürülen kişinin kalbine haç saplı bir bıçak saplanmış ve masanın üzerine açılmış olan bir İncilde Zekeriya peygamberin bir sözünün altı maktülün kanı ile çizilmiş ve kitabın sağ tarafına mor gabriel yazılmış. Bu ipuçları cinayetin Hristiyanlık ve Süryanilikle bağlantısı olduğuna dikkatleri çekiyor. Cinayet aydınlatılmaya çalışılırken, bu bulgular üzerinde durulup, konuyla bağlantısı olabileceği düşünülen kişiler bulunuyor.Onlarla görüşüyorlar ve bu yönde araştırma yapıyorlar.Olayın kahramanlarını bu yönde araştırma yapmaya yönlendirirken, bu arada bu cinayetle bağlantısı olduğu anlaşılan başka cinayetler de işleniyor. Fakat bu cinayetlerle olayın altından farklı konular çıkıyor ve olayın gizemi gittikçe daha da artıyor....
Kitap başından sonuna kadar heyecan ve gizem dolu. Olayın nereye varacağını hep merak ediyorsunuz. Ayrıca oldukça da sürükleyici olduğu için elinizden bırakmak istemiyorsunuz.Mümkün olduğunca kısa tutmaya çalıştım kitabı.
Ahmet Ümit'in Kavim adlı bu kitabını okumanızı tavsiye ediyorum ben. İlk fırsatta diğer kitaplarını da okumak için sabırsızlanıyorum. Şimdiye kadar bu okuduğum ikinci kitabı. Daha önce de Bab-ı Esrar'ını okumuştum. Güzel ve sağlıklı bir hafta diliyorum herkese. Bol ve keyifli okumalar da....
Kitabın gizemini bozmadan kısaca değinmek istiyorum ben yine de. Konusu, Başkomiser Nevzat ve yardımcıları Komiser Ali ve Zeynep'in ilginç bir cinayetin izini sürmelerini konu alıyor.Öldürülen kişinin kalbine haç saplı bir bıçak saplanmış ve masanın üzerine açılmış olan bir İncilde Zekeriya peygamberin bir sözünün altı maktülün kanı ile çizilmiş ve kitabın sağ tarafına mor gabriel yazılmış. Bu ipuçları cinayetin Hristiyanlık ve Süryanilikle bağlantısı olduğuna dikkatleri çekiyor. Cinayet aydınlatılmaya çalışılırken, bu bulgular üzerinde durulup, konuyla bağlantısı olabileceği düşünülen kişiler bulunuyor.Onlarla görüşüyorlar ve bu yönde araştırma yapıyorlar.Olayın kahramanlarını bu yönde araştırma yapmaya yönlendirirken, bu arada bu cinayetle bağlantısı olduğu anlaşılan başka cinayetler de işleniyor. Fakat bu cinayetlerle olayın altından farklı konular çıkıyor ve olayın gizemi gittikçe daha da artıyor....
Kitap başından sonuna kadar heyecan ve gizem dolu. Olayın nereye varacağını hep merak ediyorsunuz. Ayrıca oldukça da sürükleyici olduğu için elinizden bırakmak istemiyorsunuz.Mümkün olduğunca kısa tutmaya çalıştım kitabı.
Ahmet Ümit'in Kavim adlı bu kitabını okumanızı tavsiye ediyorum ben. İlk fırsatta diğer kitaplarını da okumak için sabırsızlanıyorum. Şimdiye kadar bu okuduğum ikinci kitabı. Daha önce de Bab-ı Esrar'ını okumuştum. Güzel ve sağlıklı bir hafta diliyorum herkese. Bol ve keyifli okumalar da....
Etiketler:
DUYGU VE DÜŞÜNCELERİM,
OKUDUKLARIM,
Tavsiye Ettiklerim,
YORUM
29 Kasım 2010 Pazartesi
Zahir
Simyacı kitabının yazarı Paulo COELHO'nun "Zahir" adlı kitabından bahsedeceğim.
Zahir, önce sıradan daha sonra ünlü olan bir yazarın savaş muhabiri olan eşi Esther'in kaybolmasının ardından, eşini arayışını konu alıyor. Eşinin kaybolmasının ardındaki sırrın izini sürerken, ayrıca kendi iç dünyasında da yolculuğa çıkıyor. Kitabın başında konunun nereye gideceğini merak ediyordum. Kitabı yarıladığımda olay anlaşılmaya başlamakla beraber, sonu tahmin ettiğim gibi gelişti ancak beklediğim gibi son bulmadı.
Kitabın ilk başlarında yazarın kafasının karışık olduğunu düşündüm ve ne istediğini, neyi anlatmaya çalıştığını anlamaya çalıştım.
Kitap diğer bir açıdan toplumsal değerlerimize, inançlarımıza, kültürümüze ters düşen bir konudan bahsediyor. İki evli çift evli iken birbirlerinden uzak, iletişim yoksunluğu içinde iken; her iki çiftin birbirlerini aldatması, bunu bilmelerine rağmen bunu normal bir durummuş gibi karşılandığını yansıtması, ilişkilerinin tamamen tıkandığında kadının aniden ortadan kaybolması ve bundan sonra yazarın sevdiğini düşündüğü karısının peşinden serüvene çıkarken sevgiyi, aşkı da sorgulaması konu ediliyor.
Konu beni sarmadı. Dediğim gibi toplumsal değerlerimize aykırı olan evli olsa da, eşini sevse de, başkalarıyla ilişki normalmiş gibi yansıtılması; sevgi gibi, evlilik gibi kutsal değerlerle özleştirilmesi bana saçma gelmesine rağmen kitapta anlatılan kısacık öyküler ve hayata dair önemli anekdotlar için okunabilir. Kitaptan alınacak dersler de var bu anlamda. Mesela elimizdeki bazı değerlerin kıymetini ancak kaybettiğimiz zaman anlamamız gibi.
Kitabın ortalarında toplantılarda, ulu orta ortamlarda insanların duygularını, düşüncelerini, yaşadıklarını, deneyimlerini, tecrübelerini, acılarını ya da her neyse konuşması ve başkalarıyla da paylaşması gerektiğini, böyle yaparak başkalarının da benzer sorunlar yaşayabildiklerini öğrenerek, kendilerine olan özgüvenlerinin gelişeceğine, kendilerini daha iyi hissedip, kendileri ile barışık olabileceklerine dikkat de çekiyor. Konu itibari ile bana birşey katmadığı aşikar ama yine de altı çizilecek cümleler, satırlar da var kitapta. Tabii son paragrafımda kitabın bir bölümünden bahsettiğim gibi ulu orta herşeyi, herkesle paylaşmanın doğru olduğuna katılmıyorum ben.
Sonuç olarak, yazarın takıntılarını, takıldıklarını, tutkularını ve aşklarını konu aldığı ve sorguladığı bir kitap.Yazarın aşkının, tutkularının ve bilinmez bir maceranın peşinden gitme arzusunun yanında, kendi iç yolculuğuna çıkarken aslında sonunu düşünmeden ve nelerle karşılaşacağı kaygısını gütmeden aşkının izinden kendini bulma adına yaptığı yolculuğunun öyküsü "Zahir"...
Zahir, önce sıradan daha sonra ünlü olan bir yazarın savaş muhabiri olan eşi Esther'in kaybolmasının ardından, eşini arayışını konu alıyor. Eşinin kaybolmasının ardındaki sırrın izini sürerken, ayrıca kendi iç dünyasında da yolculuğa çıkıyor. Kitabın başında konunun nereye gideceğini merak ediyordum. Kitabı yarıladığımda olay anlaşılmaya başlamakla beraber, sonu tahmin ettiğim gibi gelişti ancak beklediğim gibi son bulmadı.
Kitabın ilk başlarında yazarın kafasının karışık olduğunu düşündüm ve ne istediğini, neyi anlatmaya çalıştığını anlamaya çalıştım.
Kitap diğer bir açıdan toplumsal değerlerimize, inançlarımıza, kültürümüze ters düşen bir konudan bahsediyor. İki evli çift evli iken birbirlerinden uzak, iletişim yoksunluğu içinde iken; her iki çiftin birbirlerini aldatması, bunu bilmelerine rağmen bunu normal bir durummuş gibi karşılandığını yansıtması, ilişkilerinin tamamen tıkandığında kadının aniden ortadan kaybolması ve bundan sonra yazarın sevdiğini düşündüğü karısının peşinden serüvene çıkarken sevgiyi, aşkı da sorgulaması konu ediliyor.
Konu beni sarmadı. Dediğim gibi toplumsal değerlerimize aykırı olan evli olsa da, eşini sevse de, başkalarıyla ilişki normalmiş gibi yansıtılması; sevgi gibi, evlilik gibi kutsal değerlerle özleştirilmesi bana saçma gelmesine rağmen kitapta anlatılan kısacık öyküler ve hayata dair önemli anekdotlar için okunabilir. Kitaptan alınacak dersler de var bu anlamda. Mesela elimizdeki bazı değerlerin kıymetini ancak kaybettiğimiz zaman anlamamız gibi.
Kitabın ortalarında toplantılarda, ulu orta ortamlarda insanların duygularını, düşüncelerini, yaşadıklarını, deneyimlerini, tecrübelerini, acılarını ya da her neyse konuşması ve başkalarıyla da paylaşması gerektiğini, böyle yaparak başkalarının da benzer sorunlar yaşayabildiklerini öğrenerek, kendilerine olan özgüvenlerinin gelişeceğine, kendilerini daha iyi hissedip, kendileri ile barışık olabileceklerine dikkat de çekiyor. Konu itibari ile bana birşey katmadığı aşikar ama yine de altı çizilecek cümleler, satırlar da var kitapta. Tabii son paragrafımda kitabın bir bölümünden bahsettiğim gibi ulu orta herşeyi, herkesle paylaşmanın doğru olduğuna katılmıyorum ben.
Sonuç olarak, yazarın takıntılarını, takıldıklarını, tutkularını ve aşklarını konu aldığı ve sorguladığı bir kitap.Yazarın aşkının, tutkularının ve bilinmez bir maceranın peşinden gitme arzusunun yanında, kendi iç yolculuğuna çıkarken aslında sonunu düşünmeden ve nelerle karşılaşacağı kaygısını gütmeden aşkının izinden kendini bulma adına yaptığı yolculuğunun öyküsü "Zahir"...
25 Kasım 2010 Perşembe
Kırka Bir kala
Bayramdan önceki hafta sonunda küçük kızımı oturduğumuz semtte bir parka götürmüştük eşimle. Benim kızım oynarken birden iki arkadaş buldu ve kumla oynamaya başladılar.Benim kızım 4,5 yaşında, diğer iki küçük sevimlilerde aşağı yukarı aynı yaştalar. Ben de eşimle birlikte bankta oturup hem sohbet ediyor, hem de uzaktan takip ediyordum.Sonra yemekteyiz programındaymış gibi her biri kendince topladıkları çer çöp, yaprak,taş ve kumlarla yemekler yaptılar. Birisi kek, yaprak sarması, diğerleri başka birşeyler. Daha sonra bizlerden de yardım istediler ve biz anneler de yanlarına oturduk hem onları izliyoruz, hemde malzeme toplamalarına yardım ediyoruz ve hem de konuşmalarına gülüp eğleniyoruz.Öyle ilginç güzel kelimeler söyleyip, cümleler kuruyorlar ki. Çok şeker ve çok doğallar. Daha sonra bu konuşmalara tanık olunca annelerde buna benzer başka anıları da anımsamaya çalışarak onları birbirimize anlatmaya başladık ve çocuklarımız sayesinde annelerle de tanışıp, sohbet etme imkanımız oldu. Sohbetimiz sırasında ben aslında bu anları yazmak çok iyi oluyor. Bir süre sonra unutuyorsunuz ve aradan zaman geçip de yazdıklarınızı okuyunca çok hoş bir anı olarak anımsıyorsunuz derken, ben bloğum olduğunu ve daha çok orada yazmaya çalıştığımı ve buna rağmen eskisi kadar sık yazamadığımı bahsettiğimde Gün ışığı arkadaşımız kendisinin de bloğu olduğunu, aynı şeyleri kendisininde bloğunda fırsat buldukça paylaşmaya çalıştığından bahsetti. Bloklarımızın isimlerini aldıktan sonra ben kendisini ziyaret ettim ve bloğunu çok beğendim. Bloğunda gerçekten faydalı ve hayata dair bir çok konularda paylaşımları var arkadaşımızın. Ayrıca ikinci bebeğini bekliyor. Kendisine hayırlı , sağlıklı doğumlar diliyorum. Bloğuna ayrıca "bir annenin güncesi" de diyebiliriz. Bloğunun gerçek ismi ise "Kırka Bir kala"...
Etiketler:
AKTİVİTELERİMİZ,
BANA DAİR,
dostluk,
Etkinlikler,
Tavsiye Ettiklerim,
YORUM
8 Kasım 2010 Pazartesi
New York'ta Beş Minare
Dün eşim ve arkadaşlarımızla "Newyork'ta Beş Minare" filmini izlemeye gittik.Filmi biz çok beğendik. Bol aksiyonlu bir film izleyeceğimizi düşündük. Aksiyon sahnelerini de oldukça başarılı buldum.Zaten Türk filmleri de bu konu da bayağı bir başarı göstermeye başladılar benim kanımca.Film de çok duygusal sahnelere de tanık olduk.Zaman zaman ağlattı açıkcası. Mahsun Kırmızıgül' ün son yıllarda senoryasını yazıp, yönettiği filmlerde toplumsal konuları içeren mesajları oldukça başarılı. Yine bu konulara değinmesi kanımca takdire şayan. "Güneşi Gördüm" filmini izlediğimizde de aynı düşüncelere kapılmıştım. Her iki filminde de alınacak mesajlar var tabii ki. Mesajları doğru algılamak lazım.Mesela "New York'ta Beş Minare" de islamiyeti gerçek anlamda yaşayanla, islamiyeti kullananların ayırt edilmesi çok önemli bir mesajtı bana göre. Kan davası yüzünden insanların hayatlarının nasıl çıkmazlara sürüklendiği, evlerinden, yurtlarından nasıl koparıldıkları, yanlış anlaşılmalar ile yine insanların hayatlarının nasıl karartıldığı, yine islamiyetin aslında hoşgörü ve iyilik, doğruluk üzerine kurulu olduğu, islamiyeti kullanan grupların, aslında insanları gerçek dininden nasıl saptırdıkları, yabancılara da islamiyette kötülüğe yer olmadığı, bunu yapanların ancak islamiyet kisfesine bürünerek bunu yaptığı mesajlarını içeriyor. Daha çok şeyler yazabilirim bu film hakkında ama bence detaylara girmeyeyim. Mutlaka izlenilmesi gereken ,bana göre oldukça başarılı bir film.Tavsiye olunur...
Resim kaynak: http://www.resimle.net/resim13336.html
Resim kaynak: http://www.resimle.net/resim13336.html
Etiketler:
AKTİVİTELERİMİZ,
İzlediklerim,
Tavsiye Ettiklerim,
YORUM
1 Kasım 2010 Pazartesi
Kız Anneleri İçin....
Şimdi de "Kızımı Yetiştiriyorum" adlı kitaptan bahsetmek istiyorum. Bu kitabı kitap reyonunda görünce inceledim ve ilgimi çekip, hemen aldım.Çünkü bana yol gösterecek bir kitaptı.Malum iki kızım var.İlk kızımı büyütürken türlü zorluklarla ve hep ilklerle denemelerle büyüttük sayılır. İkinci kızımızı da daha bilinçli ve daha rahat büyüttük.Çünkü İlk kızımızdan kazanılmış tecrübelerle büyütüyoruz.Ama İrem hep ilk olmaya devam ediyor.Şimdi ise onbir yaşını yeni doldurdu ve ön ergenlik dönemleri oluyormuş bu yaşlar da. O süreçlere girdik. Bebeklik dönemi, çocukluk dönemi, okul dönemi derken şimdi de bunlarla başa çıkmamız gerektiğini düşünerek bu kitabı alma gereği duydum.
Kitap anne olmaya karar verildiği anda alınıp okunulması gereken bir kitap.Çünkü hamilelik döneminden, bebeğin doğumu ve gelişim sürecinden başlıyor ve kızınız yirmiiki yaşına gelene kadar ve evlenene kadar size rehberlik ediyor.
Kitabın giriş bölümünde;
Bir anne kızının doğumunda bir günlük tutmaya başlamış. Acı tatlı tüm tecrübelerini, kızının gelişimini, kızını büyütürken yaşamış olduğu duyguları bu günlüğe yazmış. Buradaki amaç ise; her bebeğin bir günlüğü olması gerektiği vurgulanmaya çalışılıyor. Bu annenin daha sonra kızı evlenip, yurt dışına gidiyor. Kızının yurt dışında doğumu üzerine kızı için tutmuş olduğu bu günlüğü duygusal bir mektup eşliğinde gönderiyor. Kızını büyütürken yaşadığı acemilikleri, deneyimleri, büyütürken yaşadığı duygu yoğunluklarını, kızının gelişimlerinin her bir anını anlatan bu günlükle, kızının da torununu büyütürken kendisine ışık tutacağını düşünüyor. Ayrıca torunu içinde günlükte her yazdığı yazıdan sonra iki sayfalık boş yer bırakmış. Ancak torunu kendisinden uzakta büyüyeceği için ilk sayfasına sadece duygu ve önerilerini yazmış.İkinci boş sayfayı da kızının doldurmasını istiyor. Torunu büyüdüğünde kendisine verilmesi için. Ne kadar hoş bir davranış..Çok duygusal, hem de mutluluk verici..
Anne olmak hayatın en büyük sorumluluklarından biri.Çocuklarımızın hem kişisel gelişimleri, hem de fiziksel gelişimlerinde bizlere çok büyük görevler düşüyor. Bunun içinde çocuklarımızın her bir evresini, gelişimlerini takip edebilmek, bizi nelerin beklediğini, nasıl bir tutum içinde olmamız gerektiğini, çocuğumuzu yetiştirirken, onları hayata hazırlarken; hayatın kurallarını öğretmek, onların iç dünyalarını zedelemeden, hayata karşı onları güven ve sevgimizle hazırlamak; fiziksel ve kişisel gelişimlerinde onlara destek olmak gerekir. Bu da ancak bilgi ve eğitimle daha sağlıklı olur. Bu kitapta, kızlarımın her bir evresini takip edebileceğim ve yanımdan hiç ayırmayacağım bir kılavuz benim için. Bu kitabı başından sona doğru değil de ilgi alanıma göre gerekli sayfalarından başlayarak okumaya başladım. Kitabı ikiye ayırdım. Üç-dört yaş grubu ve on yaş grubu. Arada diğer bölümlerini de okuyorum ama daha çok araya başka kitaplar giriyor. Bana göre özellikle "Kızımı Yetiştiriyorum" kitabı kız çocuk bekleyen anne adaylarının çok işine yarayacak ve kitabı başından beri takip edecekleri faydalı bir kaynak olarak tavsiye ediyorum.
Ayrıca ben bu konudaki düşüncelerimi paylaşırken çocuğumuz diye ele aldım ama kitap tamamen kız çocuklarımızda bize tecrübe olacak, ışık tutacak bir kitap bunu da belirtmek isterim. Kız çocuklarının gelişiminden bahsediyor, kız anne arasındaki iletişim ve tecrübelere yer veriyor çünkü. Ayrıca yazar Mine İZGİ'nin "Oğlumu yetiştiriyorum" adı altında kitabı da bulunuyor sanıyorum. Oğlu olan annelerin veya anne adaylarının da o kitaba sahip olmalarını önerebilirim.
Kitap anne olmaya karar verildiği anda alınıp okunulması gereken bir kitap.Çünkü hamilelik döneminden, bebeğin doğumu ve gelişim sürecinden başlıyor ve kızınız yirmiiki yaşına gelene kadar ve evlenene kadar size rehberlik ediyor.
Kitabın giriş bölümünde;
Bir anne kızının doğumunda bir günlük tutmaya başlamış. Acı tatlı tüm tecrübelerini, kızının gelişimini, kızını büyütürken yaşamış olduğu duyguları bu günlüğe yazmış. Buradaki amaç ise; her bebeğin bir günlüğü olması gerektiği vurgulanmaya çalışılıyor. Bu annenin daha sonra kızı evlenip, yurt dışına gidiyor. Kızının yurt dışında doğumu üzerine kızı için tutmuş olduğu bu günlüğü duygusal bir mektup eşliğinde gönderiyor. Kızını büyütürken yaşadığı acemilikleri, deneyimleri, büyütürken yaşadığı duygu yoğunluklarını, kızının gelişimlerinin her bir anını anlatan bu günlükle, kızının da torununu büyütürken kendisine ışık tutacağını düşünüyor. Ayrıca torunu içinde günlükte her yazdığı yazıdan sonra iki sayfalık boş yer bırakmış. Ancak torunu kendisinden uzakta büyüyeceği için ilk sayfasına sadece duygu ve önerilerini yazmış.İkinci boş sayfayı da kızının doldurmasını istiyor. Torunu büyüdüğünde kendisine verilmesi için. Ne kadar hoş bir davranış..Çok duygusal, hem de mutluluk verici..
Anne olmak hayatın en büyük sorumluluklarından biri.Çocuklarımızın hem kişisel gelişimleri, hem de fiziksel gelişimlerinde bizlere çok büyük görevler düşüyor. Bunun içinde çocuklarımızın her bir evresini, gelişimlerini takip edebilmek, bizi nelerin beklediğini, nasıl bir tutum içinde olmamız gerektiğini, çocuğumuzu yetiştirirken, onları hayata hazırlarken; hayatın kurallarını öğretmek, onların iç dünyalarını zedelemeden, hayata karşı onları güven ve sevgimizle hazırlamak; fiziksel ve kişisel gelişimlerinde onlara destek olmak gerekir. Bu da ancak bilgi ve eğitimle daha sağlıklı olur. Bu kitapta, kızlarımın her bir evresini takip edebileceğim ve yanımdan hiç ayırmayacağım bir kılavuz benim için. Bu kitabı başından sona doğru değil de ilgi alanıma göre gerekli sayfalarından başlayarak okumaya başladım. Kitabı ikiye ayırdım. Üç-dört yaş grubu ve on yaş grubu. Arada diğer bölümlerini de okuyorum ama daha çok araya başka kitaplar giriyor. Bana göre özellikle "Kızımı Yetiştiriyorum" kitabı kız çocuk bekleyen anne adaylarının çok işine yarayacak ve kitabı başından beri takip edecekleri faydalı bir kaynak olarak tavsiye ediyorum.
Ayrıca ben bu konudaki düşüncelerimi paylaşırken çocuğumuz diye ele aldım ama kitap tamamen kız çocuklarımızda bize tecrübe olacak, ışık tutacak bir kitap bunu da belirtmek isterim. Kız çocuklarının gelişiminden bahsediyor, kız anne arasındaki iletişim ve tecrübelere yer veriyor çünkü. Ayrıca yazar Mine İZGİ'nin "Oğlumu yetiştiriyorum" adı altında kitabı da bulunuyor sanıyorum. Oğlu olan annelerin veya anne adaylarının da o kitaba sahip olmalarını önerebilirim.
Etiketler:
DUYGU VE DÜŞÜNCELERİM,
KIZIMA DAİR,
OKUDUKLARIM,
Tavsiye Ettiklerim,
YORUM
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















