ANILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2017 Çarşamba

KAPODAKYA GEZİMİZ

TUZ GÖLÜ
Uzun yıllardır gezip-görmeyi çok arzu ettiğim Kapodakya gezimizi 30 Nisan 2017 tarihinde sabah erkenden yola çıkarak gerçekleştirdik.1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramından dolayı resmi tatil olan Pazartesi günümüzü de içine dahil edip, iki güne sığdırabildiğimiz dolu dolu bir gezi oldu bizim için. Ancak Kapodakya ve çevresi benim hayal ettiğimden de büyüleyiciymiş. Aynı zamanda bir derya imiş.Yıllardır günü birlik bile gidilip görülebilir diye düşünürken, aslında değil bir gün bir haftanızı ayırdığınız takdirde her bölgesi karış karış gezilecek tarihi ve doğal güzelliğe sahip. Ayrıca yol boyunca yine doğal güzelliklere ve tarihi yerlere de uğrayabileceğiniz bir güzergahta olması size dolu dolu keyif alacağınız bir yolculuk imkanı da sağlıyor.
Biz Ankara'dan yola çıktık. İlk uğrak yerimiz yolumuzun da üzerinde bulunan Tuz Gölü oldu.Tuz Gölü Ankara'nın ilçelerinden Şereflikoçhisar' da bulunuyor.Aynı zamanda Aksaray, Konya, il sınırlarının kesistiği bölgede yer alıyor.Tuz gölü, Van Gölünden sonra Türkiye'nin ikinci büyük gölüdür.Türkiye'nin tuz ihtiyacının büyük bir bölümü buradan karşılanıyor. Biz Tuz Gölü'ne birkaç defa yaz aylarında tatil dönüşü uğradık.Yazın gölün yüzeyi kuru olduğu için uzun mesafeli yürüyüşler yapılabiliyor. Yazın yüzeyinin kuru olmasının nedeni buharlaşmadan kaynaklanıyor. Bu mevsimde tuz oranı daha fazla oluyormuş. Nisan ayında ise ilk defa gittik. Yüzeyi su ile kaplı olduğundan çok fazla yürüme mesafesi bulamıyorsunuz ancak tuz kristallerine dokunabilmek ve gölün kenarından o muhteşem manzarasına tanıklık etmek için bile görülmeye değer. Tuz gölüne her fırsatta uğrayabilmeyi çok arzu ediyorum. Güneşin batışına da Tuz Gölünde denk gelebilmek büyük bir şans bence. Eğer Tuz Gölüne gitmeye niyetlenirseniz bunu da göz önünde bulundurun derim...Ayrıca Gölün etrafında turistik eşyaların ve tuzdan üretilen kozmetik ürünlerin satıldığı yerlerden alışveriş yapabilir, cafesinde göle karşı çayınızı, kahvenizi yudumlayabilirsiniz.... DEVAMI GELECEK....

9 Şubat 2016 Salı

SANAL VE GERÇEK

Günümüz dünyası öyle bir dünya ki... Sanal ve gerçek ortamın ayrıştığı, teknolojinin başdöndürdüğü,kaynakların her geçen gün tüketildiği, duygu ve değerlerin giderek maddeleştiği bir dünya. Bizim kuşak bilir.Çocukluğumuzda 25. yüzyıl diye bir dizi seyrederdik. O dizide kapılar insanları görünce otomatik olarak açılırdı. İletişim görüntülüydü. Dizidekiler kurguydu ve üstelikte herkes için düştü. Şaşkınlık, hayranlık ve hayalci duygularımızla izlerdik.Sanal alem provasıydı sanki her şey. Ama prova çoktan bitmiş, oyuncular bile bu dünyadan göçüp gitmişti. Bütün bunları neden paylaşıyorum. Sanal dünya artık hayatımızın her anında. Cep telefonsuz, internetsiz, mailsiz günümüz geçmiyor.Twitter'larda dolaşıyor, face booklardan dostlarımızı selamlıyoruz. Artık dünyanın en ucundaki bir arkadaş, bir tanıdık yanımızda. Ekranımızda, yanımızda. Sosyal paylaşım adını verdiğimiz bu sitelere saatlerimizi ayırıyoruz. Sanal hayata dalarken, gerçek hayattan uzaklaşıyoruz. Bizden çok uzaklarda biriyle msn de veya face de selamlaşırken, kapı komşumuzla selamlaşmıyoruz. Bir çok anlamlı günde yakınlarımıza, dostlarımıza mesajlar atarken komşularımızla bayramlaşmıyoruz. Hal hatır bile sormuyoruz. Çocuklarımızı internetten alıkoyamıyoruz. Sanal alemin binbir türlü oyunlarına kaptırıyorlar kendilerini. Müdahale etmesek yerlerinden hiç kalkmayacak, çevresini hiç umursamayacak ve belki de günlerce oynayacaklar. Halbuki ne oyunlar var oynanacak gerçek alemde. Bizim kuşak bilir bu oyunları. Körebeler, yağ satmalar bal satmalar, yakar toplar, istoplar, hatta çelik çomaklar. Kimileri de uzun eşek oynar, kimileri kovboyculuk. Her birinde ayrı bir tat, ayrı bir paylaşım. Anlamlıdır bu oyunlar.Gerçekçi değil gerçektir. Bütün bunları neden paylaşıyorum. Asla ve asla teknoloji karşıtı değilim. Teknolojiyi kullanan ve bu gün de bu yazımı bu nimetle paylaşan biriyim.Karşı olduğum şey, sanal dünyanın gerçek dünyadan bizleri koparması. Tadımızı, tuzumuzu kaçırması. Ne yediğimiz sebzenin rengi, ne içtiğimiz suyun tadı , ne de yediğimiz ekmeğin içi bizi mutlu ediyor. Yapaylık su gibi aziz, ekmek gibi kutsal artık. Ve en kötüsü bütün bunları kabullendik artık. Tabelası, etiketi doğal yazan şeyleri okuyup inanabilmek gerçekçi artık. Sanallık gerçek, gerçeklik sanal artık. Görsel kaynak:http://abilgiz.com/2015/06/sanal-gerceklik-gozlugu-nedir

22 Mart 2011 Salı

Mart Kapıdan Baktırır, Kazma Kürek Yaktırır...

Atalarımız ne güzel söylemişler."Mart Kapıdan Baktırır, Kazma Kürek Yaktırır" diye... Mart ayı ile baharın geldiğini düşünürüz. Bir bakarsınız ki her yer günlük güneşlik, bir de bakarsınız ki sabah uyandığınızda  her yer bembeyaz.İnsanı şoke eder bu durum. Ankara'da zaten uzun geçen kış ayları nedeni ile kendimizi baharın geldiğine inandırmaya çalışırız ama hayali olur bu durum genelde. Aslında Nisan ayında bile karın yağdığına tanık olmuşuzdur. Mayıs'ta da yağmış mıdır ben hatırlamıyorum ama zaten havalar da Haziran ayının ortalarından sonra ısınmaya başlar. Yazlar çok sıcak olmakla beraber kısa sürer. Yalnız bu yıl kış kışlığını geç de olsa gösterdi. Tam üç kez kar yağdı. İlki hakkında bu yazımda bahsetmiştim.


İkinci karımız da 29 Ocak'ta yarı sömestr tatilinin başlamasından birgün sonra yağmıştı. O karımızdan bahsedememiştim. Bahsetmek istedim çünkü her yıl böyle bir kış yaşamıyoruz. İnsanların kendi aralarında veya benim konuştuğum kişilerden en son 1996 yılında yağdığını söyleyenler veya 1980'li yıllardan bahsedenler bile vardı. Benim ise hatırımda kalan 2000 yılında büyük kızımın doğduğu dönemlerde doğum sonrası izinlerim bittikten ve ben bankadaki işime döndüğümde eve gelirken ve giderken yaşadığımız sıkıntılardı. Hiç unutmuyorum o zamanlarda böyle yoğun kar yağmıştı. Kapımızın önünde arabamız olduğu halde arabayı çıkartamıyor ve taksiye binmek zorunda kalıyorduk. Birgün eşim beni almaya geldiğinde arabamızla yokuş aşağı arabamızın dönerek indiğini hatırlıyorum. Velhasıl benim hatırladığım on yıl öncesi böyle bir kar yağışına tanık olmuştum. Geçen yıl böyle bir kar yağışı olmamıştı.

Sömestr tatilinin ertesi günü biz arkadaşlarımızla Ilgaza geziye katılacaktık. Bu kar yağışı nedeni ile gezimizde iptal oldu. Kar yağışı hayatı olumsuz etkilese de , yolda olanlar özellikle sıkıntı yaşasalar da, insana huzur ve keyif veren yanı ile çocuklar kadar yetişkinleri de sevindiriyor. Bizde bu ikinci karda çocuklarımızı kar havasına çıkarıp, eğlenmelerine destek verdik, kardan adam yapmalarına yardımcı olduk.Onların oyununa, sevincine, keyiflerine ortak olduk.
En son karımızda 8 Mart'ta yağdı. Bu sefer kar bizi iş çıkışı yakaladı.O gün dışarıda olan insanlar, işten evlerine dönerken epey sıkıntı yaşadılar. Benim evim işyerimize yakın olduğu için en fazla bir yarım saat gecikme olmuştur ama uzakta olanların evlerine ancak gece yarısı ulaştıklarını biliyoruz.Arkadaşlarımızdan yolda olanlara ulaştığımızda yol durumlarından haber alıyorduk. Hatta evlerine ulaştıklarında telefonla arayıp gece 11,00-12,00 civarlarında yeni geldiklerini söylüyorlardı.Otobüslerle evlerine gitmekte olan bazı insanlarında Eskişehir yolundan Sıhhiye'ye kadar yürüdüklerini duyduk.Çok meşakkatli durumlar.Aslında genel olarak insanlarında bu tür sıkıntıları yaşamasında katkısı olmuştu o gün. İmkanları olanlar toplu taşım araçlarını kullanmış olsalardı, trafikte bu kadar sıkıntı yaşanmazdı.Ayrıca insanlar tedbirsiz yollara çıkmışlardı o gün. Hiç bir araba da zincir yoktu.Neyse bunlar olayın başka boyutu.
Bütün bunlar biz insanların tedbirli davranması ile çözülecek durumlar.Kar yağmalı. Kış ayı kışlığını göstermeli ve dünyanın iklim dengesi bozulmamalı. Çocuklar kar havasını teneffüs etmeli. Karla birlikte eğlenmeli.
Bundan sonrasını resimlerime göre anlatacağım. En yoğun kar bu son kar oldu. Nerdeyse diz boyuna ulaşmıştı. Buna rağmen birkaç gün içinde havaların ısınması ile de eridi. Bu hafta ise havalar tekrar soğudu ve kar atıştırdı ama tutacak gibi değil tabii. Yine de belli olmaz.Her an yağabilir ve her taraf bembeyaz olabilir. Şu Nisan ayını geçirene kadar bu durumlara hazırlıklı olmalıyız. Hemen bahar havasına girmemeliyiz.
Kızlarım dışarı da evcilik oyunundan da vazgeçmediler. Karla yemek yaptılar güya...Şekiller çıkardılar. Yapraklar, tomurcuklar topladılar.
Bu da bana ikram ettikleri yemek...:)) Eve götürmek çok güç oldu.
 "Kızım hasta olursunuz içeri girelim" dediğimde Minik kızımın girmemek için söylediği sözse yüzümü güldürdü..."Anne kar yeteneksiz insanları hasta eder."..:)))

24 Şubat 2011 Perşembe

Gökyüzünün Güzelliklerine Dair

Bu fotoğraflar eşimin geçen yıl ki Finlandiya gezilerine giderken yolculuk esnasında çekmiş olduğu resimler. Hard diskimizi düzenlerken bu resimleri tekrar görünce bloğumda da paylaşayım dedim.
Aslında eşim çocukluğundan beri albüm düzenlemeye ve fotoğraf çekmeye meraklıdır. Bende daha sonra oluştu bu merak. O da kameralı cep telefonları çıktıktan sonra. Cep telefonları hem konuşmak için, hem de fotoğraf çekmek için olunca her anı, her şeyi ben de çeker oldum. Ama gerçekten güzel bir olay. Mesela okul yıllarında, ilk iş hayatımda ve bankadaki günlerime ait rersimlerim hiç yok. Aslında fotoğraf makinam da vardı ama taşımayı sevmiyordum. Başkaları çektiğinde de istemek aklımıza gelmiyor veya istemeye çekiniyorduk. Çünkü o zamanlar tab ettirilmesi koşulu ile sahip olunuyordu resimlere.Oysa şimdi e-postama atsana diyebiliyorsun.Teknolojinin en güzel yanı da bu olsa gerek.

Neyse konumuza geri döneyim. Konumuz gökyüzünün güzellikleriydi. Yıllar önce yalnız yolculuk yaptığım zamanlarda otobüsün camından gökyüzüne bakıp bulutları bulut tarlalarına ve bazı şekillere benzetir, hayal kurardım. O güzellik bana öyle huzur verirdi ki, kendimi o bulutların içinde hayal ederdim.Uzun bir süre öylece vakit geçer, yolculuğum keyifli bir hal alırdı.

Az önce resimleri tekrar görünce o günler aklıma geldi. Yukarıdaki resim mesela bembeyaz düz bir ovayı andırıyor. Güneş batmak üzereyken çekilmiş bir resim ama.O yüzden biraz kızıla da dönmüş bir ovaya benziyor.


Yine bulutların üzerinden güneşin batışı.Muhteşem bir görüntü. Düz bir tarlayı andırıyor.
Uçağın camına güneş ışınlarının yansıması.

Hem gece yolculuğu, hem de gündüz yolculuğu esnasında çekildiği için resimlerde gökyüzünün hem gece,hem de gündüz görüntüsü.
Bir ara da eşimin çektiği resimler ile Finlandiya hakkında da bir yazı yazmaya çalışacağım.Dediğim gibi geçen yıla ait bir geziden.Ama benim bugün aklıma geldi yazmak. Resmi bir iş gezisi olduğu için bu tür gezilere biz maalesef iştirak edemiyoruz. Aslında bu tür güzellikleri gözümle görmeyi de çok isterdim. İşim gereği bu zaten mümkün değil şimdilik ama ileri de zaman ne gösterir bilemeyiz tabii ki.Her şey nasip kısmet. Ancak kendi imkanlarımızla her yeri gezmek de mümkün değil.Bazı gezi planlarımız var ancak onuda sürekli erteliyoruz. Bu yaz sonunda eşimin bir proje kapsamında yine yurt dışı seyahatleri var.
Konuyu yine dağıttım.Oysa sadece gökyüzünün güzelliklerini yansıtacaktım. Neyse bundan sonrasını resimlere bırakıyorum. Aslında hala yoğun geçiyor günlerim.Anlatacak ve okuduğum kitaplardan bahsedecek olmam gerekiyor ama sınava hazırlanacağım. Belki o yüzden de buraya yoğunlaşamıyorum. O nedenle kitap okumaya da ara vereceğim birkaç aylığına.Yani dinlenmek amaçlı okuyacağım ancak. Okuduğum kitap yorumlarımı da kısmet olursa ileride yazarım.Neyse İnşaallah emeklerimiz boşa çıkmaz.
Herşey gönlünüzce olsun.Sağlık ve esenlikler diliyorum.

21 Ocak 2011 Cuma

Gökkuşağını Sevmeyen var mı?...

Doğa olaylarını her zaman sevmişimdir. Özellikle Gökkuşağını gördüğüm zaman çocuklar gibi sevinirim. Çok kimse yağmurda ıslanmak istemez ama ben asla şemsiye taşımayı sevmem. Yağmurlu havada yürümek ve ıslanmak çok hoşuma gider. Kar yağdığında kartopu oynamaya, kardan adam yapmaya, hele hele kaymaya bayılırım.Yalnız buzlanma nedeni ile zorunlu yürüme durumlarında başımıza gelebilecek olan kayma durumları bunların dışında tabii ki..:)) Kastettiğim keyfi kayak olayı.
Böyle durumlarda  elimizden geldiğince bu güzelliklerin tadını çıkarmaya çalışırız. Eşimde benim bu konudaki mutluluğumu ve heyecanımı bildiği için tesadüfen tanık olduğu bu muhteşem gökkuşağının resimlerini çekmiş benim için...canım benim...
Ankara'da karasal iklim hakim olduğu için burada daha çok kışı yaşıyoruz. Çok kısa süre sıcaklar oluyor. Hatta yazın ortasında bile sağanak yağmura tanık oluyoruz çok zaman. Bu yaz da yine sağanak bir yağmurda dışarıda idik. Ben, bir mağazadan alışveriş yapacaktım ve eşim çocuklarla birlikte arabada kaldılar. Bende mağazaya girdim. Ben çıkana kadar inanılmaz yağmur başlamıştı ve iri iri dolular yağıyordu. Hatta haber konusu da olmuştu.O doludan birçok arabaların camları da kırılmıştı. Mağazadan dışarı çıktığımda doluların iriliğini görünce olduğum yerde kaldım, kafamı kıracağı düşüncesi ile.Yağmur olsa kesinlikle aldırmazdım, çünkü dediğim gibi ıslanmayı seviyorum... Herkes hayret etmişti. Daha önce o büyüklükte doluya rastladığımı ben hatırlamıyorum. Epey bir dolunun kesilmesini bekledim. Kesildikten sonra koşarak otoparkta beni bekleyen ailemin yanına döndüm ve ben arabaya biner binmez tekrar dolu yağmaya başladı. "Tam zamanında gelmişim" dedim. Camlara öyle sert  iniyordu ki...
Gökkuşağı resimleri ile doğa olaylarına ait yakın tarihli  bir anımda canlanmış oldu. (Bu yaza ait) Bu yaz bardaktan boşanırcasına yağan sağanak yağmurlara birkaç kez tanık olduk. Arabanın silecekleri yağmurun hızına yetişemiyordu... Maşaallah!.. Önceki yıllarda Ankara'ya bol bol yağmur yağdı. Ama eskisi gibi kış kışlığını artık fazla göstermiyor. Bir kez kar yağdı. O da belirli bölgelere ve iki günde de eridi. İnşaallah!.. yine yağmasını umut ediyorum. Eskiden en az üç kez yağardı kar.
Umarım herkesin hayatı bu gökkuşağı kadar renkli olur...Bu güzel kareleri de burada paylaşmak istedim ve  ayrıca benim için bunları çeken sevgili eşime de teşekkür ediyorum. Her ne kadar yoğunluğundan dolayı beni okumaya pek fırsatı ve bu teşekkürümden dolayı haberi olmasa da....:))))

25 Ekim 2010 Pazartesi

Amasra'dan Sonra...

25 Eylül tarihinde arkadaşlarımızla Amasra-Safranbolu gezisine katıldığımdan bahsetmiştim.Safranbolu  hakkında yazımı yazmıştım ama Amasra'yı geciktirdim. Araya başka şeyler girmeden bu yazımı da aradan çıkarmak istedim bugün. Çünkü Amasra gibi güzel, şirin beldeden bahsetmeden geçmek ve anım olarak bloğumda yerini almadan olmazdı. Gerçekten de hayran olduğum yerlerden biri. Hem küçük, şirin bir yer. Doğası, denizi ile ve hatta havası ile beni oldukça etkiledi. Doğrusunu söylemek gerekirse bir ayağımın orada olmasını çok isterim. Güney sahillerini genelde yazın tercih edebiliyoruz ama çok sıcak bulduğum için bir süre sonra sıkılabiliyorum oralardan. Amasra hem yeşil alanı fazla, hem de harika bir manzaraya sahip. Gün batımını bile izleyebilmek gibi bir şansa da sahip oluyorsunuz burada. Ben yine resimlerle anlatmaya çalışacağım.
Buradaki çay bahçesinde, (Amasra'yı hem tarihi yerlerini, hem de otontik çarşı gezmelerini yaptıktan ve yemeğimizi yedikten sonra kahvelerimizi içerken) gün batımını izledik.Arkadaşlarımın da benimde en çok keyif aldığımız an bu andı.Serin havanın eşliğinde kahvelerimiz yudumlanırken, sohbet eşliğinde günün batışını izledik uzun bir süre.
Amasra'nın koyunun gün battıktan sonraki görünümü
Bu da gündüz görünümü. Hava bir serin, bir sıcaktı.Ceketlerimizi bir çıkardık, bir giydik.Ama yine de güzel bir havaydı.
Çekebildiğimiz kadar bol resim çektik.Gerçekten muhteşem manzarası var.Her bir yerini karış karış fotoğraflamak istedim.
Burası da tavşan adasının olduğu yer. Arkadaki küçük adayı Atamızın silüetine benzetirlermiş. Ben de benzettim.Ya siz?
Daha yakından çekilmiş hali. Alın, burun, ağız, çene ile bir insan yüzünü andırıyor.Üstelik Atamıza da benziyor gerçekten de. Daha önce de bununla ilgili bir yazı yazmıştım. Sevgili Atamız ülkemizin dağında, taşında, toprağında, her yerinde diye...
Karşıdaki tepelerde yeşilliğin içinde deniz manzaralı evlerden birine bende sahip olmak isterim. Hafta sonları ve yıl içinde kısa süreli tatillerde şehir havasından uzaklaşmak ve dinlenmek için tercih edebileceğim yerlerden doğrusu.
Yeşil ve deniz (Mavi)
Otantik hediyelik eşyaların satıldığı yerler. Daha çok ahşap üzerine çalışılmış buralarda.

Resimler her zamanki gibi rastgele düzenlenmiş yine. Arkadaşlarımızla birlikte şu meşhur Çeşm_i Cihanda bol balık ve bol salata yedik.
Ayrıca Amasra'yı gezerken pazarın içinden de geçtik.Organik ve ev yapımı ürünlerin bulunduğu bir pazardı. Kendimize yük yapmak istemediğimiz için pek birşey alamadık ama herşey o kadar tazeydi ki, insan pazarını orada yapmak istiyor ama tur arabasında nereye koyacağımızı bilemediğimiz için bakmakla yetindik. İleri de kısmet olur da tekrar gidersek kendi arabamızla, o zaman bol bol alışveriş de yapılabilir. Bu arada ben mısırı sarı renkte bilirdim. Hiç bu kadar çeşitlisini görmemiştim.Tatları nasıldır acaba onu da bilmiyorum. Ama görüntüleri çok hoştu. Mor, turuncu, sarı, kırmızı, siyaha yakın renkte ve hatta ebruli mısırlar...Bunlar doğal mı, acaba?....
Sağlık ve esenlikler diliyorum....

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Okuma Aşkı...

Sevgili arkadaşım Pandora bu seferde " Okuma serüveniniz nasıl başladı?" konulu bir mim paslamış bana.Konu çok hoşuma gitti. Çok teşekkür ediyorum canım. Aslında bugünlerde çok yazasım yok.Nedensiz bir isteksizlik, durgunluk, rehavent halleri var. Kafam da allak bullak. Bazı planlarım, düşüncelerim var.Onlar beni bugünlerde bir hayli meşgul ediyor. Hiçbirşey düşünemiyorum ve yapmak istemiyorum. Aslında şu an tatil moduna da girdim. Sakin, sessiz bir yerlerde tatil yaparken de sakin kafa ile düşünmek, bol enerji depolamak, sağlıklı kararlar vermek ve bir an önce bu planlarım için atak yapmak istiyorum. Ama düşüncelerimi harekete geçirmek için kendimde güç bulamıyorum, bu isteksizlik ve rehavent hallerinden dolayı. Neyse bu durum biraz daha sürer sanıyorum.
Ben konuya döneyim: sevgili Pandora'nın mim konusunu daha fazla geciktirmek de istemiyorum. Malum bende kitap okumayı çok ama çok seviyorum. Kitapsız bir hayat asla düşünemiyorum. Konumuzda kitap okuma serüvenimizle ilgili. Her fırsat bulduğumda kitap okuyorum bende. Bazen fırsat buldukça işyerimde mesai saati içinde okumaya çalışıyorum. Öğlen tatilinde yemeğimi yedikten sonra yine ya işyerimde odamda, ya da bahçede okumak büyük haz veriyor bana. Ama okuduğum kitapların tamamını sizlerle paylaşmaya fırsat bulamıyorum. Aslında hepsine burada yer vermek isterim ama bu da mümkün olmuyor maalesef.
Neyse öyküme dönmek istiyorum tekrar.

Eskiden, çok eskidendi.Yaşımı bilemiyorum ama ilkokul yıllarımın, okuma yazmayı yeni öğrendiğim yılların başıydı. Bana okumayı ne öğretmenim, ne okulum, ne arkadaş çevrem sevdirdi. Sadece ve sadece babam sevdirdi. Bana sürekli seri halinde kitaplar alırdı. Mesela cin ali kitapları, Ayşegül serisi, daha ismini hatırlayamadığım öykü kahramanlarını set halinde, seri halinde alırdı babam. Ben onlarla sevdim okumayı. Tatillerde de tatil kitabım hiç eksik olmazdı. Babacığım her okul bitiminde o tatil kitabımı da mutlaka alırdı bana.Üyesi olduğumuz gazetelerin çocuk dergilerini de severek takip ederdim. Daha sonra eve alınan ansiklopedileri de keyifle okurdum. Kendime oyun bulmuştum. Elime ansiklopedinin herhangi bir cildini alır, rastgele bir sayfasını açardım. Mesela tam ortasından ayırır, oradaki ilk başlıklı konuyu okurdum. O sayfayı bitirdikten sonra tekrar kapatır, tekrar rastgele bir sayfa açar orayı okurdum. Sıkılana kadar bu oyunumuma devam ederdim. Özellikle hayat ansiklopedilerimin bu oyunuma büyük katkıları olmuştur. Lacivert kaplı, 6 ciltlik ansiklopedilerim çocukluğumun vazgeçilmez kitaplarıydı. Bu oyunumun kuralı ise şansıma hangi konu çıkmışsa çıksın ayırt etmeden okuma kuralı koymuştum. Bu oyunu da sadece ben oynadım. Kimseyle de paylaşmadım. Orta okullu yıllarda ise daha yaşıma uygun olmamasına rağmen kalın, sarı yapraklı (genelde yabancı yazarlara aitti, şimdi hatırlamıyorum) babama ait romanları okurdum. Babamda genelde polisiye romanları çok severdi. Şimdi elime geçse konularını hatırlarım ama yazarları ve isimlerinin çoğu aklımda kalmadı. Kitap okuma tutkusu biraz da benim içimde vardı belki de. Her yerde, her şeyi okumayı seven bir insanım. Bir yerlerde otururken, bir kağıt parçası görsem onu bile okumak isterim.Yerde elime almadan eğilip okurum mesela.Nerede olursam olayım, okumak için birşeyler bulamazsam okuma krizine girerim mesela. Hani derler ya. "Çikolata krizim geldi"diye. Benim de okuma krizim tutar öyle. Allah'tan günümüzde internet var da o krizden kurtarıyor bizi. Ama şu da bir gerçek. İnternet olmasa okuduğum kitap sayısında da artış daha fazla olurdu doğrusu. Buna rağmen işyerimde bile birkaç tane kitap vardır elimin altında. Özellikle okuduğum kitabı yanımdan hiç ayırmam. Çantamda cüzdanım nasıl eksik olmamalı ise kitabım da aynı değerdedir. Onun eksikliği de beni son derece rahatsız eder. İşte o krizim o zamanda fena tutar. Kitabımı almayı unutmuşsam yolda aklıma gelsin, eve döner kitabımı alır yoluma öyle devam ederim. İşte benim okuma serüvenim böyle başladı ve bu şekilde devam ediyor.
Bende bu güzel konuyu okumayı seven arkadaşlarım Sevgili Kitap Kurduna, Sevgili Çocukla çocuk'a, Sevgili Muhabbet Çiçeğim'e paslıyorum. Bakalım onların serüveni nasıl başlamış. Dahil olursanız sevineceğim.Şimdiden teşekkür ediyorum...Sevgilerimle...

5 Mayıs 2009 Salı

Hiç Birşey Gizli Kalmıyor!..

Bugün hıdırellez günü olduğunu sağolsunlar sevgili Fulya&Özlem (çocuklaçocuk)'ler hatırlattılar. ben her seferinde unutuyorum. Ben 6 Mayıs doğumlu olduğum için daha çok o güne odaklanıyorum. Doğduğum ayı ve günü seviyorum...Bahar bayramı...Bugün gerçekten şanslı ve bereketli bir gün. Ben de kendimi birçok konuda şanslı hissederim ve de Allah'ıma şükrediyorum.Hayatımın güzelliklerle dolu olduğuna inanıyorum. Zaten kendi hayatınızın içinde sağlıklıysanız, mutluysanız, huzurluysanız, seviyorsanız, seviliyorsanız, sevdikleriniz yanınızdaysa, annelik-babalık duygularının en güzelini yaşıyorsanız Allah'a şükretmelisiniz. Hayatınızı bereketli adletmeli ve de şanslı görmelisiniz. Bütün bu düşüncelerimin yanı sıra birçok kez gönlümden geçirdiğim isteklerimin gerçekleşmesine sahip olmamı da hep bu günde doğmuş olmama bağlamışımdır...

Şimdi burada Hıdırellez ile ilgili çocukluk anımı da anlatmak istiyorum...
İlkokul yıllarında iken birgün günlerden hıdırellezdi. Annem arkadaşı ile hıdırellezle ilgili konuşuyorlardı. Dilekler yazılırmış kağıtlara, çiçeklerin köklerine konurmuş. Ne yazdıysan dileklerin kabul olurmuş. Ben de bunu duyunca okula gittiğimde üç kafadar arkadaşıma anlattım. Daha sonra bizde yapmaya karar verdik. Herbirimiz çocukça dileklerimizi kağıtlara yazdık. Birbirimize söylememe kararı aldık.Teneffüs saatinde okulun arka bahçesine gittik. Arka bahçedeki ağacın dibini çubuklarla iyice kazıyıp kağıtları koyduk.Üzerini de iyice kapattık.Teneffüs zili çalmıştı. Biz hala oradaydık. Sınıfa da biraz geç girmiştik. Fakat bizden de geç giren iki erkek arkadaşımız olmuştu. Ders başladı-bitti. Diğer teneffüs saati geldi. Öğretmen dışarı çıktıktan sonra erkek arkadaşlarımız "arkadaşlar sessiz olun şimdi size birşeyler okuyacağız" diyerek sınıfı susturdu. Bizim yazdığımız kağıtları okuyup, bizi yerin dibine soktulardı. Meğerse herşeyi duyup yaptıklarımızı takip edip, bizim arkamızdan o kağıtları oradan çıkarmışlar...Ne diyeyim çocukluk işte...Özelimize de girmişler ama bunun önemini o yaşlarda kavrayamamışlar anlaşılan...O zamanki durumda utanç verici bir gündü. Eve gelip ben ağlayarak anlattığımda annem gülmekten kendini alamamıştı...Bugünse yüzümde tebessüm oluşturan komik bir anı olarak kalmıştır.

28 Mayıs 2008 Çarşamba

SIRRIMI SÖYLÜYORUM...

Eskiden olsa nasıl şakır şakır yazardım.Ben yazmayı seven bir insanım.Ama bir türlü malzeme bulamıyorum.Değişik konularda yazmak istiyorum.Bunu düşünmeye ise vaktim yok sanırım.Aslında bahane galiba.İnsan çalışırken de düşünebilir öyle değil mi?Bugün hayatımızın bir sırdan ibaret olduğunu öğrendim.Çok enterasan.Bu sırrı çözdüğümüz takdirde hayatta istediğimiz her dileğe sahip oluyormuşuz.Ama bunun da kuralı bu isteğimize odaklanmak ve asla olumsuz düşünceleri zihnimize sokmamak.Oysa birçok insan olumsuz düşüncelerin üzerinde daha çok dururmuş.Bu nedenle de hayatları hep olumsuzluklarla,umutsuz ve mutsuzluklarla geçermiş.Ben buna inanıyorum.Çünkü hayatım boyunca benimde gönlümden geçen şeyler gerçekleşti. Ben 6 Mayıs 'da yani Hıdırellez ayında doğduğum için ve can-i gönülden istediğim için şansın her zaman yüzüme güldüğünü düşünmüştüm...Oysa ben gerçekten gönlümden geçen, olmasını istediğim şeyleri istemeye devam ettim ve tabii Allahıma dua ederek istemeye ve sabırlı olmaya da devam etmeye borçluyum.Bununla ilgili yaşadığım olumlu olayları anlatıp yazımı uzatmak istemiyorum aslında ama bir örnek vermeden geçmek olmayacak galiba...Benim bundan önceki çalışma yerim bankaydı.Bankadan öncede başka bir yerde çalışıyordum.Bankaya geçme tutkusu beni sarmıştı.Birgün bankadan eşimle maaşımı çekerken İçeri baktım ve keşke buraya gelsem, kapının karşısındaki ekranı göstererek şu ekranda çalışıyor olsam demiştim eşime.Bunun gerçekleşmesi tam üç ay sürdü.Ve ben o bankaya geçtim ve o kapının karşısındaki ekranda tam dört yıl çalıştım.Şimdi ise ne istediğimi bilemiyorum.Kararsızlık içindeyim ve bu nedenle odaklanabileceğim durum yaratamıyorum ama olsun, nasıl olsa büyük sırrı öğrendim.Bu sayede bu rehaventten de kurtulacağım inşaallah.Darısı sizin başınıza...

6 Mayıs 2008 Salı

HİÇBİRŞEY SAKLI KALMIYOR...

Bugün hıdırellez ve ben bu konu ile ilgili yazmak istiyorum. Başlamadan önce belirteyim ben bugün doğmuşum.İyiki de bugün doğmuşum.Bugün gerçekten şanslı ve bereketli bir gün.Hayatımda o kadar çok güzellikler oldu ki.Örneğin gönlümden geçirdiğim "keşke şu şöyle olsa" dediğim şeylerin gerçekleştiğine pek çok kez tanık olmuşumdur.Bilemiyorum bunun nedeni Allah'ın sevgili kulu olmam mı?(Bunu Allah'tan başka kimse bilemez.Ben kendime göre iyiyimdir.Ama bu başkalarına göre değişebilir) yoksa hıdırellez de doğmam mı? O nedenle Allah'ıma şükrediyorum.

Şimdi gelelim Hıdırellez ile ilgili anıma...Ben ilkokul yıllarında iken birgün günlerden hıdırellezdi. Annem komşumuzla hıdırelleze ait anısını anlatıyordu.Dilekler yazılırmış, çiçeklerin kökleri kazınıp, konurmuş,üzeri iyice kapatılırmış.Ben de bunu duyunca okula gittim.Üç kafadar arkadaşıma bunu anlattım.Daha sonra bizde yapmaya karar verdik.Herbirimiz çocukça dileklerimizi kağıtlara yazdık.Birbirimize söylememe kararı aldık.Teneffüs saatinde okulun arka bahçesine gittik. Arka bahçedeki ağacın dibini çubuklarla iyice kazıyıp kağıtları koyduk.Üzerini de iyice kapattık.Teneffüs zili çalmıştı.Biz hala oradaydık.Sınıfa da biraz geç girmiştik.Fakat bizden de geç giren iki erkek arkadaşımız olmuştu.Neyse ders başladı.Diğer teneffüs saati geldi. Öğretmen dışarı çıktıktan sonra erkek arkadaşlarımız "arkadaşlar sessiz olun şimdi size birşeyler okuyacağız" diyerek bizim yazdığımız kağıtları okuyup, bizi yerin dibine sokmuşlardı.meğerse herşeyi duyup yaptıklarımızı takip edip, bizim arkamızdan o kağıtları oradan çıkarmışlar...Ne diyeyim çocukluk işte...Özelimize girmişler...Yine o zamanki durumda utanç verici bir gündü ama bugün yine yüzümde tebessüm oluşturan komik bir anı olarak kalmıştır.

4 Mayıs 2008 Pazar

AMACINA YÖNELİK KULLANAMADIM...

Bugün hafta sonu ve evde yine temizlik var.Malum yarın işbaşı.Evdeki işlerimden birisi de ayakkabılarımı düzenlemekti. Düzenlerken de ilkokuldaki bir anım aklıma geldi ve güldüm.Son yıllarda moda olan sivri burunlu çizme ve ayakkabılardan ben dokuz veya on yaşlarında iken anneminde vardı.Birgün annemin bu sivri burunlu çizmesini giyip okula gitmiştim. Gittim gitmesine de herkesten farklı bir görüntü sergilediğimden dolayı utanıp yerin dibine geçmiştim.Gün boyunca ayaklarımı saklamaya çalışıp, sıramdan hiç çıkmamıştım.Bir ara dalgınlığıma geldi ve ayağımdaki çizmeleri unutup, bana takılan bir erkek arkadaşıma ayağımla bileğine tekme attım.(keşke hangi konuda beni kızdırdığını da hatırlayabilseydim, onu da yazmak isterdim) Tekmenin ardından birden ayağımdaki çizmeler aklıma geldi.Tekrar sırama koştum ve ayaklarımı sakladım.Arkadaşım da kız senin ayağında ne var öyle diye arkamdan koştu.Ben ayaklarımı saklamaya çalıştıkça oda görmekte ısrar ediyordu.Yazık çocuk ayağının acısını unutup, benim çizmelerimin merakına düşmüştü.O gün bir an önce gün bitse de eve gitsem diye düşünürken, bugün hala aklıma geldikçe gülüyorum. Ayrıca bu komik anım sayesinde, sivri burunlu ayakkabılar benim gözümde o gün cazibesini kaybetti...Üzgünüm!..