5 Ekim 2008 Pazar

Bayramda Kütahya' daydık...

Bayramın iki gününü Kütahya'da geçirdik.Eşim doğma büyüme Kütahya'lıdır.Ben de Liseyi Kütahya Lisesinde okumuştum.Kütahya gerçekten güzel memlekettir.Kayınvalideler hala orada yaşıyorlar ve bizde her sene gideriz.Gittiğimizde de gezip eski günleri yad ediyoruz.Ancak bu sefer Sizlerle paylaşabilmek adına, Kütahya'yı tanıtmak adına daha detaylı bir gözlemledik ve bu sefer Kütahya gözümüze daha da bir güzel göründü.Zaten ekonomi yönünden fena sayılmaz.Çinileri ile ünlüdür biliyorsunuz.Fabrikaları ve birçok insana da iş istihdamı çok olan bir memeleketimizdir.Bu nedenle olsa gerek çok büyümüş ve gelişmiş geldi gözümüze.


Yukarıdaki vazo Kütahya'nın merkezinde bulunur. Kütahya'yı ve Kütahya Çinilerini sembolize ediyor.
Kütahya tarihi, doğa güzelliğini ve modern şehirleşmeyi bir arada barındıran ve her kesimi büyüleyen bir kent bana göre.
Yukarıda görünen Kütahya'nın kuşbakışı görünüşü. Bu resim sadece bir bölümü.Bu resmi çekerken bulunduğumuz yerden Kütahya'nın dört köşesini görmek mümkün.Şehir günden güne büyüdüğü buradan o kadar net görünüyor ki.
Yukarıdaki resmi de oranın yerel yayınlanan dergilerinden birinden çektim.Oraya özgü yöresel kıyafetleridir.Düğünlerde,kına gecelerinde genç hanımlar düğüne bavullarla gelir, gece sonuna kadar birkaç tane bu yöresel kıyafetlerden giyerler ve her kızın çeyizinde bulunur bunlardan.

Bu bayramda Kütahya'da müzeleri ve tarihi yerleri de gezdik.Yukarıdaki Macar Konağından bir bölüm.Resimleri sıraya göre koyamamışım o nedenle resimlere göre anlatacağım.1840'lı yıllarda Macar Komutanı Lajos Kossuth Kütahya'ya gelmiş ve Kütahya'lıların konukseverliğinden memnun kalıp bir süre burada yaşamış ve bu evde kalmış.Bugünse burası müze haline getirilmiş.Konaktan bir bölüm.
Burası konakta Lajos Kossuth'un çalışma odası.
Burası selamlık diye adlandırılan bölüm.Ailesi ile kaldığı odası,yatak odası,çalışma odası bulunuyor.
Lajos Kossuth' un konağı ve bahçesi.Bahçesinde heykeli de bulunuyor.
Konağın girişinde bu büstü ve hayatını anlatan bu yazıt bulunuyor.
Şimdi gelelim çini müzesine.Fotoğraf makinamı almayı unutmuşum ve hepsini cep telefonundan çektiğim için kaliteli resimler olamadı ve birçok resmi buraya alırken yan,ters çıkıyor.Bende düzgün çıkanları ancak yayınlayabiliyorum ve o nedenle sıra takip edemedim.Kusura bakmayınız lütfen.
Yukarıdaki masa Abdulvahip zamanında yaptırılmış ve yer altında arkolojik kazılar sonucunda bulunmuş bir eser.

Kütahya Çinileri.Bazıları Oranın Çini sahipleri tarafından müzeye bağışlanmış eserleri.



Yine yeraltı kazılarında bulunmuş İznik Çinileri imiş.

Arkoloji müzesinde de Eskiçağlardaki insanların yaşantılarını yansıtan eserler yer alıyordu.
Eskiçağ insanların topraklardan yapmış olduğu bu kaplar, çanaklar, çömlekler de görülmeye değerdi doğrusu.
Bu eserler, hangi çağlarda o ilk insanlar neler yapmışlar, nasıl yaşamışlar,neler keşfetmişler,hayatlarını kolaylaştıracak şeyleri nasıl keşfetmişler ve ilkel şartlarda yaşantılarını kolaylaştırma çabalarını görebiliyoruz.
Çağ çağ gelişme göstermişler.Önce toprağı keşfetmişler.Topraktan birçok şeyler yapmışlar. Daha sonra madeni, bronzu bulmuşlar.Altını bulmuşlar.Öyle ki takılar,süs eşyaları bile çok ilginçti.
Altını bulduklarında yukarıdaki süs eşyaları,küpeler,kolyeler,bileklikler o kadar ilkeldi ki.


Güneş saati olarak yapılmış.

Mezar taşı.

Bayram nedeni ile kapalıydı.

Lisemiz.Kütahya Lisesi.Ne güzel günlerdi.
Adliye sarayı ve bütün cephesi çini ile süslenmiş.Kütahya'da birçok kurum, cami ve okul cephelerinde çini süslemesi görmek mümkün.
Tarihi evleri.Safranbolu evlerini andırıyor.Ahşap yapı bu evler.Genelde ara sokaklarda sıkça rastlıyoruz.

Kütahya'nın Döner Gazinosu.Biz içindeyken sürekli dönüyor ağır bir şekilde.İçinde döndüğünüzü hissetmiyorsunuz ama zaman zaman dışarı bakıldığında manzaranın değişmiş olduğunu farkediyorsunuz.Yalnız bayram nedeni ile bu sefer buraya da giremedik ve uzaktan görüntüleyebildik.

Gazinonun bulunduğu surlardan çekilmiş bir resim daha.Ayrıca burada duymuşsunuzdur.Dumlupınar Üniversitesi var.Şayet birgün çocuğunuz burada bir okul kazanacak olursa veya hayat sizi buralara sürüklerse hiç tereddüt etmemenizi öneririm.Haa! insanları nasıldır derseniz o konuda birşey söyleyemem.Çünkü bende pek tanımıyorum.Bundan on sene öncesi sadece kendi arkadaş çevremle sınırlı idim.Çok da iyiydik.Güzel günlerimiz geçmişti.


4 Ekim 2008 Cumartesi

Şehitlerimize Rahmet Diliyoruz...

Hakkari İlimizin Çukurca İlçesi Aktütün Karakolu'nda vatani görevlerini canları pahasına yapan mehmetçiklerimizden yine kayıp verdik, yine şehit verdik. Derin bir üzüntü duyuyoruz. Gencecik fidanların hainler ve işbirlikçileri tarafından yok edilmesine yüreklerimiz dayanmıyor. Yüreğimiz sızlıyor. Ülkemizi kanser gibi saran bu lanet terörü, teröristleri, içte ve dışta tüm işbirlikçilerini, tüm yandaşlarını ve sempatizanlarını lanetle kınıyoruz. Ülkemizin bölünmezliğini, bütünlüğünü yıllardır tehdit eden, cumhuriyeti ve bağımsızlığımızı hedef alan her türlü saldırıyı şiddetle reddediyoruz. Biliyoruz ki biz Türk Ulusuyuz. Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Ulus devletinin bekçileriyiz. Askerlerimizi haince, kalleşçe, kahpece şehit eden hainlerin başlarının ezilmesini, Türk ordusuna musallat olmuş bu hainlerin cezalarını çekmelerini bu ülkenin bir vatandaşı olarak yürekten istiyorum. Milletimizin bağrından kopmuş kahraman ordumuza bu mücadelede sabır ve zafer dilerken, şehitlerimize Allahtan rahmet, yakınlarına da metanet diliyorum. Onların acısını yürekten paylaşıyor, onlarla gurur duyuyoruz. Onlar evlatlarının vatan için öldüğünü asla ve asla unutmayacaklar. Onlar evlatlarının cennetteki en yüksek mertebede olduklarını daima hatırlayacaklar ve daima ama daima bu gururla yaşayacaklar. Tüm şehit ana ve babalarına tekrar sabır ve metanet diliyor, acılarını paylaşıyor, ellerinden öpüyoruz.

23 Eylül 2008 Salı

Evde Nefret Edilesi Durumlar...Ve geciken Mimim:(

Sevgili arkadaşlarım Pandora ve Fikrimin İnce Gülleri pişti olmuşlar ve birbirlerinden habersiz "Evde Nefret Edilesi Durumlar" konusunda beni mimlemişler.Ama benim ayıbımda geciktirmiş olmam.Arkadaşlar sizlerden de özür diliyorum ve sizlerin tarafından hatırlanıyor olduğum içinde ayrıca onur duyuyorum.
Sevgilerimle birlikte, teşekkürlerimi sunuyor ve hemen yazmaya başlıyorum...

Evim evim yine de güzel evim benim...
Malum iki kız anasıyım. Büyük kızım dokuz, küçük kızım da henüz iki buçuk yaşında.O nedenle benim evim sık sık savaş meydanına dönüşüyor.Evin her yeri yerle bir oluyor ve sürekli evde eşimde bende bir dakika bile oturmamacasına evde toplama eylemine maruz kalıyoruz. Çocuklar evi nedense terli toplu sevmiyorlar.Çok yoruluyorum ama sağlık olsun geçici dönem diyorum. Allahın izni ile bu da geçecek diyorum ama Evimin zaman zaman dağınıklığından nefret ediyorum.. Benim çamaşır makinam da hiç durmaz. Zavallım yine de iyi dayandı. Neredeyse on senedir hiç durmadan çalışıyor, oda biraz geceleri dinleniyor ama bütün gün o çamaşırları yıkamaktan, bense onları makinadan çıkarıp, asıp kurutmaktan, sonra da kuruyanları toplayıp dolaba yerleştirmekten, ütülenecekleri ütülemekten helak oluyoruz.Çamaşır yıkatmaktan nefret ediyorum,onları toplamak dolaba yerleştirmek ve ütü yapmaktan da. Zaman zaman isyan bayraklarını çekiyorum, bakalım çamaşır makinam ne zaman çekecek isyan bayraklarını.Yine de iyi dayandı zavallıcık diye düşünüyorum...Çöp olayından da nefret ediyorum.Her akşam poşet poşet çöpleri hazırlamak,işten gelince birde onlarla uğraşmaktan nefret ediyorum. Ama sanıyorum çöp öğütücü makinalar varmış.Henüz onlarla tanışmadım ama.En kısa zamanda tanışmalıyım, umarım beni bu nefret edilesi durumdan kurtarır.Son olarak da alışverişten geldiğimizde alışveriş malzemelerini yerlerine yerleştirmekten nefret ederim ama neyse ki o konu da eşimle nötürüz.Çünkü evlendiğimizden beri eşim alışverişten geldiğinde "bunları yerlerine yerleştirmeyi çok seviyorum" dedi ve ben de kendi kendime "ohhh be!.. beni bu dertten kurtardın" dedim. Bir de severek haz alarak yapması benim işimi daha da kolaylaştırdı.Bunları kendisine söylemedim ama... Sadece içimden geçenler... İlk burada paylaşıyorum.On yıldan sonra bu yazımı okuma fırsatı bulabilirse buradan öğrenecek canım benim...
Düşünsem daha çıkabilir ama yeter sanıyorum. Herşeyden önce hastalık derecesinde titiz, hijenik, tertipli bir insan iken; şimdi kendi kendime telkinlerle sabırlı olmayı, geçici bir dönem olduğunu sakin ve rahat olmam gerektiğini düşünerek rahatlıyorum ve ailem ile paylaştığım her anın tadını çıkarmaya bakıyorum.Çünkü onları çok ama çok seviyorum...

NOT: Yaa! İçimden geçtiği gibi yazdım.Ruhumdan kalemime bunlar döküldü..Sevgiyle ve sağlıkla kalın.

Ben de bu pası bu sefer "isteyen herkes alabilir" diyorum.Birçok blogcu arkadaşım bu konuda yazdı çünkü...

22 Eylül 2008 Pazartesi

İLGİNÇ BİR GÖKYÜZÜ...

Yukarıdaki resmi bir akşam üzeri ben çektim.Gökyüzü bana çok ilginç gelmişti.Resimde görünen bu manzara bana çok enterasan geldi.Benim hayal gücüm mü geniştir bilmiyorum ama gökyüzünde ki şekilden kendi kafamda bir resim oluşturdum.Hani fal bakan kişiler kahve telvesinden oluşan şekilleri birşeylere benzetirler ya, bende öyle bir benzetme yaptım işte.Sizin yorumlarınızı da almak isterim.Sizde nasıl bir resim ve yorum oluştu...

20 Eylül 2008 Cumartesi

Melekli Kutu...

Çok değerli arkadaşım Özlem için yapmış olduğum bu kutuyu, geçen hafta pazar günü Özlemciğimin iftar davetine gittiğimizde telefonumla çektim.O nedenle çok net görünmese de ben detaylarını anlattığımda yapılışı konusunda da fikir sahibi olunur sanıyorum. Küçük bebeğim doğmadan önce o kadar çok çalışmalar yapmıştım ki, hepsini de sevdiğim insanlara hediye ettim.Çünkü benim için dışarıdan alınan bir hediyeden çok daha değer ve önem taşıyordu.Çünkü kendi el emeğim, göz nurum manevi değeri daha ağır basıyordu.İşte bu nedenle yapmış olduğum ve çok sevdiğim çalışmalarımın hemen hepsini benim için değerli, yüreğimde taşıdığım arkadaşlarıma ve sevdiklerime seve seve hediye ettim ama kendi elimde kalmasa da neyse, nasıl olsa elimden geliyor, yine yaparım dedim ancak, kısmet olmadı.Sağlık olsun hala elimden geliyor ve bebeğim biraz daha büyüdükten sonra daha da güzel ve geliştirerek bu tür çalışmalarıma dönerim.Allah sağlık versin yeter ki.Canlarım sizlerde güle güle kullanın.Kendi eserimi böyle dostlarımda görünce de ayrı bir mutlu oluyorum...

Şimdi yapımını anlatmak istiyorum.Görmüş olduğunuz gibi kare şeklinde medefe bir kutu.Önce zımparadan geçirildikten sonra lacivert boya ile iki kat boyadım. Üzerine beyaz ağaç tutkal sürdüm.Daha sonra da beyaz yağlı kağıdı buruşturup, tutkalın üzerine büzgülü şekilde yapıştırdım ve kurumaya bıraktım. Böylece yüzeyi sertleşti.Daha sonra da tekrar iki kat boyadım ve yine kurumaya bıraktım. Kuruduktan sonra da yaldızlı parmak boyasıyla hareketlilik verdim.İki üç kat vernik sürdüm.Verniğimizde kuruduktan sonra üzerine; yine lacivert boya ile boyayıp,parmak boyası sürüp, vernikleyip kuruttuğum polyester meleği
yapıştırdım ve bir kat daha vernik sürdüm.

18 Eylül 2008 Perşembe

Bir Kadın Ne ister? Yine Bir Mim ve Sobeee...

Sevgili Yaşamın Kıyısında "Bir Kadın Ne İster?" Konusunda beni mimlemişler.Kendilerine teşekkür ediyorum ve birazcıkta geciktirdiğim için sevgili Nur ablacığım'dan özür dileyerek hemen yazmaya koyuluyorum.
Daha önce de söylediğim gibi her birimiz bir birey olduğumuz için beklentilerimiz ve isteklerimiz, 3 aşağı, 5 yukarı aynı olsa da herkesin istekleri değişiklik arzeder diye düşünüyorum. O nedenle ben de bu yazımı "Ben Ne İsterim" şeklinde yazmak istiyorum.Öncelikle bu konuda zorlandığımı açıkça itiraf etmeliyim. Çünkü aklıma kliseleşmiş şeylerden başka şey gelmedi. Kadın, sevmek ve sevilmek ister, kadın anlayış, hoşgörü bekler, kadın saygı görmek, değer verilmek, önemsenmek vs.vs.....
Herkesin arzu ettiği ve ihtiyaç duyduğu durumlar farklı farklıdır.Bu nedenle ben "Bir insan, bir birey olarak ne isterim?" Ben bir birey olarak hayatımı sağlıklı, mutlu, huzurlu ve sevgi dolu yaşamak isterim ailem, sevdiklerim ve tüm dostlarım ile birlikte. Çocuklarıma güzel bir dünya bırakmak isterim. Onların sağlıklı, huzurlu bir ortamda büyümelerini isterim.Kendilerine, vatana, millete ve insanlığa faydalı ve hayırlı bir birey olarak yetiştirmek isterim.Bir kadın evinde mutlu, huzurlu olmak ister. Kocası tarafından büyük bir aşkla sevilmek ve sayılmak ister. Mutlu ve huzur dolu bir yuvası olsun ister. Çok şükür bunların hepsine sahibim. Mutluyum, huzurluyum. İşim gücüm yerinde. Dünya tatlısı iki kızım var. İhtiyacımız olan herşeye sahibim. Daha ne isteyebilirim ki?

Allahıma şükrediyorum ve ağız tatlılığı, sağlık, mutluluk ve huzur diliyorum cümlemizle birlikte.Sevgilerimle...

Bende bu pası, Muhabbet Çiçeğim, Gökkuşağımın Rengine ve Lola lolamıza gönderiyorum.Hadi bakalım kızlar şimdide sizden beklentilerinizi okuyalım.Sevgilerimle...

Sırada Pandoracığım ve Fikrimin ince Gülleri beni de dahil ettikleri "Evde Nefret Edilesi Durumlar"la ilgili blog oyunumuz var. Canlarım en kısa zamanda onu da yazacağım...Sevgilerimle...

12 Eylül 2008 Cuma

Evliliğe Dair...

Kadin için ve Erkek için Evliligin ne anlama geldigine kafami takmamışımdır hiç. Ancak bir gece ansizin bu konuya takiliverdim.Bir psikiyatrist "Evlilik erkek için depresyonu azaltan, kadin için ise artiran bir faktördür. " demis..Kadinlarda ruh hastaliklari ve bozukluklar siklikla 30-35 yas arasinda görülüyormus. Kadinlar gününün gecesiydi. Esim bana anlamli bir çiçek yollamisti. Çiçek kafes içerisinde tek bir kirmizi güldü. Hediyeyi alinca epey inceledim. Bildigimiz tavuk kümes telinden kafes yapmislar ve içine dekoratif bir sekilde bir gül yerlestirmisler. işimle evim arasında hakikaten pek küçük bir alanda yasiyorum. İşlerimden dolayı öyle çarsi pazar gibi keyiflerim hemen hemen hiç yok. Kafesteki gül çalisma masamda tam karsimda duruyor ve her baktigimda beni hüzünlendiriyor.Onun kafesini kesmek atmak istiyorum. O gece yattik, isiklari söndürdük ve ben bazen oldugu gibi makineli tüfek gibi konuşmaya başladım.O da sessizce beni dinliyordu.Dinliyordu biliyorum çünkü arada nefes aldigim zamanlarda bir iki kelime bir seyler söylüyordu.Ona evliligin erkekler için müthis bir keyif, kadinlar için ise kendi rizalariyla içerisine atladiklari bir kafes oldugunu anlattim. "Varlikli ya da yoksul hiç fark etmez. Erkek evlenince pek çok sorumluluktan kurtulur. Bekar bir erkek düsünelim. Yalniz yasiyor olsun.Bulasik,çamasir yikamasi ya da temizlikçi bir kadin alip en azindan direktifleri vermesi gerekir. Evinin düzeninden kendi sorumludur. Ne yiyecegine kendi karar vermelidir. Banyodan sonra banyoyu temizlemeli, ütülerini bir kadin tutsa bile zaman zaman yapmalidir. Mecbur kaldigi zamanlar olacaktir. Yere bir sey döktügünde temizlemek zorundadir, günlük kullandigi lavaboyu, banyo ve tuvaleti temizlemezse o pislik içinde yasar. Yani yasaminin sorumlulugu kendisine aittir. Bir de evli bir erkek düsünelim; evi temiz ve bakimlidir, bu konuda kafa yormaz çünkü nasil olsa karisi bu konuda yeterince kafa yormaktadir. Eve temizlikçi aliniyor olsa bile bunun kontrolü kadindadir. Aksam evde ne pisirecegim diye düsünen evli erkek gördünüz mü ? Ben görmedim, belki vardir ama ben rastlamadim. Bulasik, çamasir, ütü hep kadinin sorumlulugundadir ve evli erkegimiz gömlegini ütülü bulamazsa karisina çatma hakkina da sahiptir.Gömlegi henüz yikanmamissa da karisina çatabilir ve karisi da suçlu suçlu cevaplar. Kadinin asil depresif kisilik gelistirme sürecini tamamlayan etken çocuklardir. Pembe panjurlu evde bir gün bir bebek dogar. Aile çok mutlu olur. Kadin bebegini elbette çok sever. Ancak bebek bakima çok muhtaçtir ve bunu yapacak kisi de annesidir. Baba da zaman zaman bebegi yikar, bakar ama ZAMAN ZAMAN ! Görev annenindir. Bebek günde 8-9 kere bezini kirletir, her gün banyo yapmasi gerekir, günde 7-8 kez beslenir ama anne sütüyle. Hiç bir evli erkek baba bu sabira sahip degildir. Belki anne de sahip degildir ancak yapmak zorundadir. Sirin bebek geceleri 4-5 kez uyanir ve aglar, yorgun anne her seferinde firlayarak onunla ilgilenir. Yorgun baba çok yorgun oldugu için uyumasi gereklidir.Bebekle anne oynar, gazeteleri anne okuyamaz, televizyonu anne seyredemez.Anne artik adanmistir. Evine... kocasina... ve bebegine...Annenin isi bu kadarla da bitmez günümüz kosullarinda ekonomik yükü de paylasmak zorunda oldugundan çalismak mecburiyetindedir. Bakici ve kreslerle anne ugrasir.Bebegini güvenli ellere terk edip isine geri döner ama akli tüm bu sorumluluklarindadir. Hiç bir zaman bu sorumluluklardan uzaklasamaz, çocuklari anneannesine (dedesine degil) birakip tatile çikilsa bile kadinin kafasinin bir yani geride kalmistir ve artik hiç bir tatil eskisi gibi degildir ve olmayacaktir. Iste bu noktada kadinin beyni ufak tefek "YORULDUM" mesajlari vermeye baslar. Çarpintilar, endise, hormonal dengesizlikler.. Belki bir ileri safhasi olan panik ataklar.. Evli erkegimiz karisina neler oldugunu anlamakta zorluk çeker, üzgündür.Karisinin artik kendisini eskisi kadar çok sevmedigini düsünmektedir. Olayin bununla hiç bir alakasi yoktur ancak erkek bunu görmekte çok zorlanir. Bu dönem riskli bir dönemdir çünkü erkek kendisini sikica sarmalayacak ve ihtiyaci olan sefkati çamasirlarini bulasiklarini yikamadan ve çocuklarina bakmadan verebilecek baska bir kadinla karsilasabilir ve bu elbette ki onun suçu degildir. Evdeki kadin o kadar yorgun ve o kadar mesguldür ki erkek bu sefkat ihtiyacini gidermekte kendini sonuna kadar hakli bile görebilir. Hepsi degil elbette ama bazi erkekler bunu böyle yaparlar. Kadinin bunu fark etmesi uzun sürebilir.Sorumluluklari, evi, isi, çocuklari, yemekleri arasinda sikisip kalmis olan kadin bir gün kafasini kaldirip kocasinin nerede olduguna bakmak ister ve onun baska sefkatli kollarda oldugunu görür. Bu noktada bosanan kadinlar olabilir. Bosanma sonrasi sefkali kollarina sigindigi kadinla evlenen erkekler olabilir ve bu evlilik sonrasi o sefkatli kadinin nasil olup da eski karisina dönüstügüne sasiracak olan bu erkekler gene de olayi tam olarak kavramayacaklardir.Evliligin erkegi bir cariye sahibi kadini da ruh hastaligi sahibi yapmakta oldugunu kavramalari zaman alir, ancak gene de evlilikten vazgeçmezler çünkü ruh hastasi olan kendileri degildir ki, kendileri cariyeye, geysaya sahip olan taraftir ve belki 2 yada 3.evliliklerinden sonra artik seslerini çikarmadan oturur ve durumun keyfini çikartirlar.Zaman zaman ilk evlilige neden devam etmedikleri sorusu da bu asamada kafalarina takilabilir. Ama kisir döngüyü bu döngüye girmeden anlayamayacaklarini anlamislardir, Son pismanlik fayda etmez. " Iste kocama bir solukta bunlari anlattim. Ne denli dikkatle dinlemis oldugunun farkinda degildim, hatta uyumus olabilecegini düsünmüstüm. Ancak o uyanikti hem de fazlasiyla uyanikti. Konustuklarimdan etkilendigini söyledi, bana sarildi ancak tam bu sirada bebek aglamaya basladi bende bebegin yanina gidip onu uyuttum.Döndügümde kocam uyumustu. Yanagina bir öpücük kondurdum . Psikiyatristimle bir sonraki randevum ertesi gün sabah 10 daydi, saati kurdum ve yattim.

6 Eylül 2008 Cumartesi

Taşların Sihirli Gücü...

Görmüş olduğunuz taşlar sıradan taşlar değiller.Yeryüzündeki negatif elektriği uzaklaştırıp, pozitif elektirik yayma, çevresine karşı olumlu etkileşim sağlayan özelliğe sahip taşlardır.
Herbirinin ayrı ayrı adları ve insan vücuduna ve ruhsal sağlığına olumlu katkıları vardır.

Bu taşları birçok yerden bulmak mümkün tabii. Taşları işleyen özel yerler var.Bunların ismini ve ne işe yarayacaklarını öğrenip, takı olarak veya evlerimizde biblo eşya olarak kullanabiliriz.İşlettikten sonra tabii.

Ben bu taşların resimlerini Ankara Karum'da bir mağazadan aldım.Bu mağazada taşların orjinal halleri ile işlenmiş halleri de mevcuttu.Takı olarak veya biblo olarak kullanabileceğiniz şekilde işlenmiş halleri de vardı.Ya da Samanpazarı tarafında özellikle bu işler ile uğraşan bir esnaf kitlesi var oradan da temin edebilir veya zevkinize göre işlenmiş hallerini alıp kendinizde takılar yapabilirsiniz veya yaptırabilirsiniz. Hem şıklık, hem de sağlık için kullanmanızı tavsiye ederim.(Yandaki tabaktaki taşlar da bana ait).Bende fırsat bulamadım bir türlü ama Samanpazarı'ndaki bu yerlere ilk fırsatta gidip toptan bir alışveriş yapacağım. Yapacağım takılarımda imitasyon taşlar yerine bu taşlardan alıp kullanmayı düşünüyorum artık.
Akuamarin Taşı :Sinirleri yatıştırır.İçsel rahatlık verir.Solunum yolu rahatsızlıklarına,astım, böbrek,karaciğer,dalak ve tiroid bezi rahatsızlıklarına iyi geldiği söyleniyor.Bereket ve uğur taşı.Evinizde ve üzerinizde kullanabilirsiniz.
Kuvars :Cep telefonu, telsiz ve bilgisayarlardan yayılan radyasyonu topladığı söyleniyor.Beyin için uyarıcı niteliğe sahip olan bu taşlar, kişinin çevresindeki negatif enerjiyi yok ediyor.Kişileri endişelerinden kurtarıp,yaşama sevinci duyması için güç veriyor.Kalbi rahatlatıp,duygusal acıların çabuk geçmesini sağlıyor.

Ametist :Negatif eletrik yükü taşıdığı için insanlarda bulunulan fazla eletriği alma özelliğine sahip.Beyin gücünü yükseltiyor.Kuvvetli bir kan temizleyici.Pembe kuvars ile kullanıldığında aklı güçlendirip, kalbi koruduğuna inanılır.Halk arasında büyüye karşı koruyucu olduğu söylenir.Tarih boyunca alkoliklere de iyi geldiğine inanılmış ve bu amaçlada kullanılmış.kara sevda ve tutkuların şifası olarak da görülür.
Aventurin :Zihinsel karmaşayı ve stresi azaltıyor.Neşe taşı da deniliyormuş.İnsanın kendini mutlu etmek içinde kullanabileceği bir taştır.Şans taşı olarak da bilinirmiş.
Aytaşı :Ayın parıltısını yansıttığı düşüncesi ile bu ismi alan Aytaşı, kramplara,bacak ağrılarına, sırt ağrılarına iyi geldiği söyleniyor.Duygusal dengeleyici özelliği ile olaylardan çabuk etkilenen insanlara da iyi geldiği söyleniyor.Kişilerde egoizmi giderdiği, kadınlarda hormon seviyesini dengelediği de söyleniyor.
Oniks :Kaygı azaltıcı bir etkiye sahiptir.Özellikle gelecek kaygısı duyanlara iyi gelen bir taştır.Kontrol ve denge unsuru olarak da kabul ediliyor.Bağımlılıklardan kurtulmaya da yardımcı oluyor.
Değerli bir taştır.Kişinin konsantrasyonunu sağladığı gibi nazara karşı da kullanılıyor.
Kehribar :Taş olarak bilinir ancak reçinenin taşlaşması sonucu oluşmuş.Çok yumuşak ve çok hafiftir.Yaydığı sıcaklık,enfeksiyonu önlediği ve soğuk algınlığına iyi geldiği düşünüldüğü için boyun bölgesinde kullanılır.Boyunda taşınması ile guatr,astım, bronşit ve alerjiye iyi geldiği düşünülüyor.Ağrıyan yerlere konulduğunda ağrıları hafifletir.Takıntılara karşı iyi geldiği söylenir.Sol elde oynandığında bedenin elektriğini toplar.Elektrik yükünü azalttığı için depresyona karşı da iyi gelir.

Kuvars Kristali:Enerji simgesidir.Kişinin çevresinde oluşan negatif elektriği yok ettiği gibi, pozitif enerji toplar.Üstündeki enerji vücuda girerek yaşlanmayı geciktirir.Tansiyonu düzenler.Cep telefonu ve bilgisayarın yaydığı radyasyondan etkilenmemek amacıyla da kullanılır.Duygusal dengeleyicidir.Beyin fonksiyonlarını uyarır.Kuvars özellikle güç ve canlılık kaybına karşı koruma sağladığına inanılır.Terapi kürlerinin en önemli malzemeleridir.Meditasyonda kullanılır.Aşk taşı denilen pembe olanı nefret,kıskançlık,korku ve suçluluk duygularını ortadan kaldırır.Ruh inceliğinin sembolüdür.
Huzur ve duygu yüklüdür.

Rahatlatıcıdır ve sükünet vericidir.Kan dolaşımına iyi gelen etkisi vardır.


Rüya taşı olarak da bilinen dumanlı kuvarsın umutsuzluğu, üzüntüye,öfkeye, depresyona ve diğer negatif etkilere karşı taş sahibini koruma altına aldığına inanılır.
















4 Eylül 2008 Perşembe

ŞIK MI,RÜKÜŞ MÜ?...:)

Çok uzun zamandır kendi el emeğim olan işlere ara vermiştim.Özellikle küçük kızımdan dolayı, bu işlerde kullandığım malzemeleri ortadan kaldırmak adına da yaptım bunu.Ancak yine de kafamda tasarlayıp da fırsat bulamadığım işlerde kafamı meşgul ediyor.Aklım kalıyor.Kendi el emeğimle yapmış olduğum şeyleri daha bir severek kullanıyorum ve aradan uzun zaman geçse bile hala benim tasarımım, kendi emeğim diye büyük bir keyifle kullanıyorum.Dışarıdan hazır aldığım şeylerden bir süre sonra sıkılabiliyorum.
Yukarıdaki bluzümde sıradan bir bluzdu.Kullanımı çok rahattı.Göğüs bölümünden büzgülüydü.Ne yapabilirim diye düşünürken mağaza vitrinlerini son zamanlarda süsleyen boncuklu,pul payetli abiye elbise ve blüzlerden esinlenerek bende bluzüme böyle bir hareket kattım.Çok da şık oldu.Yapımına gelince, oda çok kolay.Görüldüğü gibi füme ve parlak kum boncuklar, boru boncuklar ve elips şeklinde pul payet aldım.Önce üstten başlayıp yatay bir şekilde; bir sıra kum boncuk işledim.Altına bir sıra boru boncuk işledim ve göğüs kısmını bu şekilde tamamladım.
Göğüs bölümün altında kalan bölümü de dikey bir şekilde, sekiz kum boncuğu ipe dizerek blüzüme işledim.Her sekiz boncuktan sonrada araya pul koydum ve bu şekilde devam ettim.Kolay olmakla birlikte epey bir zamanımı aldı. Ancak değdiğini de düşünüyorum.Çünkü gerçekten şık oldu ve severek kullanıyorum.
Göğüs bölgesinin orta bölümündeki büzgülü bölümün açılmış hali.Ayrıca trikosu kullanışlı olmakla birlikte bu boncuklarla hassaslaştı diyebilirim.O nedenle elimde ve narin bir şekilde yıkamam gerekecek.Olsun o kadar da olacak tabii ki.
Evet, işte üzerimde duruşu da bu şekilde.Sırada bekleyen daha başka blüz, kazak ve süveterlerim var.Bakalım onlara ne zaman sıra gelecek.Allah sağlık versin de benim minik prensesim biraz daha büyüsün.Şayet ben hala burada yazıyor olursam el emeği, göz nuru çalışmalarıma daha sık yer vereceğim.Çünkü aklımda çok değişik işler var ama durumum müsait olmadığı için ertelemedeyim.Hayırlısı bakalım.







30 Ağustos 2008 Cumartesi

MEDYA OKURYAZARLIĞI...


Son iki yazılarım, blog oyunu adı altında son zamanlarda toplum olarak, anne-baba olarak birçoğumuzu, çocuklarımız adına rahatsız eden konulara değinmiştim.Bu konular, aslında sayın yetkili merciilerimizinde farkında olduğunu gösteriyor ki; Milli Eğitim Bakanlığı ve RTÜK' ün işbirliği ile ilköğretim öğrencileri arasında Medya Okuryazarlığı konulu şiir yarışması düzenlemişler.Ödül alan şiirlerin toplandığı şiir kitabı şu an elimde. Ben de bu kitaptan bir-iki şiiri burada paylaşmak istiyorum. Aslında hepsi birbirinden güzel ve doğru mesajlar veren, çocuklarımızı da rahatsız eden durum. Minik eller duygu ve düşüncelerini dizelerine o kadar güzel dökmüşler ki; canlarım onları buradan tebrik ediyorum...

AH MEDYA AH!

Ah medya ah!
Annemi babamı aldın benden,
Hafta içi her gün,
Sıra sıra diziler,
Ah medya ah!

Akşam saat 20.00 olunca,
Annemin dizisi başlamış,
Şehrazat'ın çocuğu hasta olmuş
Yaprak dökümünün Ali Rıza babası
Çok kızmış.
Anneme soru sorunca
En heyecanlı yeri diyor.
Ah medya ah!

Babam yemeği yer yemez
Haberleri seyreder.
Kurtlar vadisi hiç kaçmaz
Babama soru sorunca
Şimdi en heyecanlı yeri diyor
Ah medya ah.

Hafta sonu olunca
Magazin kuşları
Kim şık, kim rüküş,
Seda Sayan'ın altıncı evliliği
Hülya Avşar kime ne demiş,
Bunlardan bize neymiş?
Ah medya ah!

Bu şiiri Manisa'dan 3.sınıf öğrencisi Ece ATAK yazmış. Bu şiirden de anlaşılacağı gibi medya birçok anne ve babaları da esir almış ve çocuk bu durumdan duyduğu rahatsızlığı dizelerinde çok güzel yansıtmış.

MEDYA ÇOCUKLARI

Biz medyayla büyüyen
Zamane çocukları
Eğlencemiz tek kişilik
İnternet oyunları.

Gazete ve dergilerin
Okuduğumuz kolları
En çok okunanlar
Magazin sayfaları.

Kendi adımız gibi
Biliyoruz onları.
Onlar evlerimizin
Her akşam konukları.

Artık diziler aldı
Sohbetlerin yerini.
Diyaloğu küfürlü
Komedi filmleri.

Yalnız ihtiyaç için
Kullansak biz medyayı,
Ayıklayıp içinden
Zararlı yayınları.

Medyanın az değil,
Çocuklara faydası,
Belgesel izlersek,
Tanırız doğayı,hayvanları.

Özenmesek kimsenin
Sihirli güçlerine,
Uçuyormuş sanıp
Çıkmasak pencereye.

Programlar hayali,
Gerçek dışı olmasa.
Şu büyükler bizleri,
Biraz ciddiye alsa.

Bu şiiri de Sinop'tan 4.sınıf öğrencisi Merve Çiğdem Akyüksel yazmış. Umarım büyükler çocuklarımızı ciddiye alırda, çocuklarımızın o güzel beyinlerini eğitici, insancıl ve ahlaki değerleri olan yayınlar yaparlar.Birbirinden güzel o kadar çok ödül almış şiirler var ki; Nerede Benim Susam Sokağım adlı şiiride yazmak isterdim ama şiirde çok uzun ve hepsine burada yer vermem de mümkün değil.Piyasa da var mı bilmiyorum ama bu kitabı bulabilirseniz alıp okumanızı öneririm. Sevgilerimle...

21 Ağustos 2008 Perşembe

Özenti, Gençlik Nereye Gidiyor? Boykot Ediyoruz.:(

Bir önceki yazımda taklitçilik konusunu ele almıştım.Şimdi bahsedeceğim konuda ona eş değerde olan ve gençlerimizi, çocuklarımızı kıskacına almış olan özenti konusunu anlatmak istiyorum. Ben ülkemdeki bazı durumlardan hiç hoşnut değilim.Çocuklarımızı yetiştirmek o kadar güç hale geldi ki, toplum olarak daha önce de bahsettiğim gibi üretmiyoruz,tüketiyoruz.Öyle ki gençlerimize topluma ait sunacağımız örnek olabilecek, gururlanacağımız şeyler yok denecek kadar azaldı.Bunda etken olarak da ben görsel medyayı görüyorum.Çocuklarımıza daha faydalı olacak, onları daha iyi yönlendirecek programlar göstereceklerine, ahlaksızca, kolay yoldan nasıl popüler olunur, nasıl lüks içinde yaşanır, zengin olunur bunlar aşılanıyor.Gençlik bunlara özendiği gibi; aklım bir türlü almıyor, anne ve babalarda bu tuzağa düşüp, çocukları o çarkın içine sokabilme hırsında oluyorlar.Nitekim de bazı gençlerimizin bu konuda sonları hüsranla sonuçlandı.Değer mi? Okuyup, ilim, irfan öğrenip, hanımefendi gibi, beyefendi gibi güzelce yaşasalar, bu vatana hizmet etseler ve de insanca, kültürel değerlerine, aile değerlerine, örf ve adetlerimize sahip çıkarak yaşasalar fena olmaz mı?

Bu konu burada belki tartışma konusu olabilir.Hani derler ya, "tuzu kuru konuşuyor" ama öyle değil.Belki çok şükür ben iyi durumdayım ama çocuklarımız konusunda endişeliyim.Çocuklarımızda bizim herşeyimiz.Hayatımız, canımız.Ben bu çarktan çocuğumu ne kadar uzak tutsamda, başaramayacağımı biliyorum. Çünkü çevreye özenti olayı burada ortaya çıkıyor.Sonra benim çocuğum benden gördüğü doğrulara ne kadar uyum sağlar onu bilemeyiz.Belirli bir yaştan sonra çevre daha çok etkili oluyor.Dediğim gibi görsel medya da bazı ahlaksız proğramlarda çocuklarımıza kötü örnek oluyor.Ben çalışan bir anneyim.Ben çocuğuma her yolu deneyerek televizyonun zararlarını anlatmaya çalışsam da, çocuk yine merakını yenemiyor ve evde yokken izliyor.Benim kızdığım durumlardan biride akşam gösteriliyorsa o programlar, sabah, öğlen, akşam tekrar tekrar yayınlanıyor.Özellikle yapılıyor.Başka türlü düşünemiyorum.Baş edemeyince de televizyonu bodrum katdaki depomuza indirdik.Boykot ediyoruz.Ya daha eğitici programlar, seviyeli, ahlaki değerlerimize, kültürümüze, örf ve adetlerimize uygun programlar sunulur ya da boykotumuz devam eder.sevgilerimle...
Bu konuyu ben başlattım ancak toplumsal bir sorun olarak gördüğüm için ben bunu blog oyununa çeviriyorum.Konumuz ÖZENTİ,GENÇLİK NEREYE GİDİYOR?Ben de bu konuda öğretmen arkadaşım Muhabbet Çiçeğim, Fikrimin İnce Gülü, Evrensel Çizgileri Sobeliyorum.

Not: Resim internetten alıntıdır.

13 Ağustos 2008 Çarşamba

BAŞKASI OLMA, KENDİN OL :))

Sevgili Pandoram beni yeni başlattıkları blog oyununa davet etmiş.Oyunun ilk konusu da (yanılıyormuyum ilk oyundu galiba değil mi?) Taklitçilik...Canım düşündüğün için teşekkür ediyorum.Günümüzün şartlarına uygun diye düşündüğüm güzel bir konu seçmişsiniz.Ben de elimden geldiğince bu konudaki düşüncelerimi belirtmeye çalışacağım...Umarım beğenirsin...Sevgilerimle...

Tarkan' ın "Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin" şarkı sözü ile başlamak istiyorum.
Taklit olayı hiç tasvip etmediğim bir durumdur. Bizler her birimiz bir bireyiz. Hiç kimse hiç kimsenin aslı değildir. Ben bana özelim, sen kendine özel.Taklitçilik, yapan kişiyi komik duruma düşüreceği gibi, aslını da yaşatır. Sen zavallılığınla kalırsın. Bence insan kendi değerlerini keşfetmeli, onları ön plana çıkarmalı ki saygınlığı, değeri daha da artsın. Her insanın kendisinin bile farkına varamadığı çok önemli vasıfları vardır. Önce kendimizi tanımalıyız ve kendimizin farkındalığına varmalıyız. Yaptığım şeylerin bana özel olması, benim fikrim, benim üretimim diyebilmek...Bundan daha gurur verici ne olabilir ki...Sadece bende olmalı, bana özel olmalı...O nedenle kendi yaptığım el emeği çalışmalarımı, her zaman için daha çok sevmişimdir...

Günümüzde millet olarak da artık üretmiyoruz, tüketiyoruz ve taklit ediyoruz. Her konuda taklit hayatımızın bir parçası olmuş durumda. Öyle ki başkalarının hatalarını bile taklit, yaşam tarzını taklit, giyim tarzı, konuşma tarzı...Bu nedenle dejenere olmuş bir gençlik ve sonrasında millet ortaya çıkıyor. Bana göre bu durum güzelim örf adet ve kültürümüzü yok ediyor, değerlerimizi, saygınlığımızı yok ediyor, bizi basitleştiriyor. Güzelim dilimizi, Türkçemizi de bozuyoruz. Bunda da daha çok görsel medya etkili oluyor. O tür insanları popüler yapınca gençlikte onlara özeniyor haliyle. Haaaa! bana göre popüler oluyorlar mı? Hayır. Aksine rezil oluyorlar. İnsan olarak hayatımızı sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir şekilde sürdürmeliyiz. Elimizdeki imkanlarla mutlu olabilmeyi öğrenmeliyiz. Maalesef başkalarının hayatına, yaşam şekline özenenlerin sonunun hüsranla sonuçlanacağını düşünüyorum. Çünkü kendileri olmaktan çıkıyor ve mantıklı hareket edemiyorlar. Her konuda ilk olmak bana göre daha hoş bir duygu. Benim yaratıcılığımdan, benim başarılarımdan, yaşam şeklimden insanlar etkilenmeli, bana özel olmalı. Fakat kimse bana da özensin demiyorum. Ancak kendi hayatına şekil vermek, kendi aklı ile başarılar elde etmek herkesin elindedir diye düşünüyorum.

Bende bu konuda sevgili blog arkadaşım Gökkuşağının Rengini bu blog oyununa dahil ediyorum. Gökkuşağım tatilden yeni geldin, bu enerji ile yazabileceğini düşünüyorum.Hadi bakalım kolay gelsin. Ebrucuğum, işlerinin yoğunluğundan geciktirebileceğini söyledin ama olsun ne zaman fırsat bulursan.Sevgiyle ve sağlıkla kalın.



8 Ağustos 2008 Cuma

BENİ ETKİLEYEN ÜÇ AŞK KİTABI VE SOBE...

Sevgili Muhabbet Çiçeğim beni sobelemiş.En çok etkilendiğim "Üç Aşk Romanı" konusunda...Canım düşündüğün için teşekkür ediyorum.Umarım yazımı beğenirsin...

Ben arkadaşımın kendisine de bu konuda yorum yapmıştım.Zor bir ödev olacak bu konuda diye.O nedenle Özür diliyorum.Bu konuda etkili bir yazı yazabilecek miyim bilemiyorum.Öncelikle kitap okumayı çok seviyorum ancak çok uzun yıllardır aşk kitapları okumuyordum.İlgi alanım farklı konulara kaydı.(Tarihimizi anlatan kitaplar, toplumsal gerçekleri anlatan kitaplar, biyografi tarzı; ünlü insanların hayatları, anıları, kişisel gelişim ve psikolojik kitaplar, çocuk gelişimi üzerine yazılan kitaplar) Yukarıda gördüğünüz kitaplar okumak için sıradalar.Soner YALÇIN' ın taa Osmanlılar zamanından beri Türkiye Üzerine oynanan oyunlarından bahseden kitapları.Efendi 1-2. Hatta 1.sine başlamıştım. Fakat bu ödevim itibari ile yıllar önce okuduğum kitaplarıma şöyle bir göz atmak için ara vermek zorunda kaldım. Atamızla ilgili her türlü yazılan, ona ait herşeyi de merak ettiğim için "Atatürk'ü Kimler Öldürdü "adlı kitabı kitapçıda görür görmez aldım. Okuduğum kitaplardan yeri geldikçe bahsedeceğim.
Yine yukarıda görülen kitaplarda benim bir yıldır cebelleştiğim, görevde yükselme adına ezberlediğim kitaplar. Sadece bunlarla da kalmadım tabii. Ayrıca kurumumuza ait yapılan çalışmalar, yönetmelikler, kanunlar, 657 devlet memurları kanunu sular seller gibi ezberlendi ve tabii ki de mükafatını aldım ve bir üst ünvana terfi edildim. Darısı bizim durumumuzda olanlara...
Malüm anneyim.Bu zamanda çocuk yetiştirmek o kadar zor ki. Bilinçli bir anne olmak adına çocuk gelişimine ilişkin kitapları da okumak zorunluluğu hissediyorum doğal olarak.Yavrularıma yapabileceklerimin en iyisini yapmak istiyorum. Bunun içinde okumak şart diye düşünüyorum...
Yine kişisel Gelişim Kitaplarını da çocuklarıma daha güçlü ve sağlam kişilikli bir anne olmak adına ve kendi öğrendiklerimi onlara da verebilmek adına okuyorum. Ayrıca duygusal bir insanım. Bazı olayların etkisinde kalıp duygu yoğunluğu yaşayabiliyordum.Güçlü olmayı, kişiliğimi daha da geliştirmeyi, mantığımla ve aklımla olayların üstesinden gelebilmeyi öğrenmek adına yönelmiştim bu kitaplara da. Bu kitapların hepsini okudum. Aşkın Celladı beni biraz sıktı ama tatilde zorla da olsa bitirdim. Ancak secret, yaşamak sevmek ve öğrenmek, Öğrenmeyi öğren gerçekten önerebileceğim en mükemmel kitaplar. Zevkle okudum diyebilirim.
Şimdi gelelim sobemizin konusuna...Etkisinde kaldığımız Üç Aşk Kitabı...
Birkaç yıl önce okumuştum.Mehmet RAUF' un ilk psikolojik kitabı olan Eylül...Konusu da Suad adlı bir bayanın yasak aşkı...Suad Süreyya ile evlidir.Eşi kendisini çok sever.Evliliklerinin beşinci yılında monotonlaşan evliliklerine renk katabilmek adına Süreyya'nın ailesinin yanında kalıyorlarken, boğazda bir yalı kiralarlar ve orada yaşamaya başlarlar.Suad müzikle ilgilidir ve piyano çalar.Daha sonra Süreyya'nın kuzeni Necip sık sık ziyaretlerine gelir ve bu arada Süreyya'nın ilgisizliği ve ortak konularda paylaşımlarının olmaması ve Necip'in de Suad' ı can sıkıntısından kurtarıp, eğlendirebilmesi birbirlerine daha da yakınlaştırır...
Ancak aşkları sebebiyle bir takım toplumsal irdelemelere girerler, namus, Aşk, hayat, evlilik sorgulanır. Salt birbirlerini düşünen, dünyayı umursamayan bir aşk değildir Suad ve Necip'in aşkı. Suad kocası Süreyya'yı da düşünür ve Necip kuzeni Süreyya'yı da düşünür. Suad ve Necip, Süreyya uğruna kendi aşklarından vazgeçerler.
Sırada Emile ZOLA' nın Bir Aşk Sayfası adlı yapıtı var.Burada da yine yasak aşktan bahsediliyor. Evli bir doktor ile doktorun kendi kiracısı olan genç ve dul bir kadının çaresiz aşkı konu ediliyor.Herşey dul kadının kızının hastalanması ile başlıyor.Doktor hasta ilişkisinin içine gönül bağı giriyor. Zamanla tutkuları aşka dönüşüyor ve başlangıçta güzel başlayan bu aşk acı ve ıstıraba dönüşüyor.Kitaptaki dul kadın annelikle kadınlık içgüdüsü arasında sıkışıp kalıyor.Daha sonra kadınlık içgüdüsüyle yasak aşkın içerisinde buluyor kendisini.Ancak kızının bu durumu farkedip çılgına dönmesi üzerine Doktoru ihmal edip kızı üzerine yoğunlaşıyor.Bu arada da doktor karısı ile tekrar yakınlaşınca çılgına döner.Kitabın sonu hüzünle biter.Kadın aşkını kaybettiği gibi kızıda ölmüştür...
Git Kendini Çok Sevdirmeden
Tuna Kiremitçi Git Kendini Çok Sevdirmeden adlı romanında bir kadının yaşamından iki farklı kesit sunmaktadır. Romanın kahramanı Arda Akad 40 yaşlarında, bir diş doktoru ile evli, çocuk sahibi ve İstanbul’da yaşayan bir kadındır. Bir trafik kazasında oğlunu kaybeden Arda, Eskişehir’deki annesinin yanına, doğduğu ve büyüdüğü eve gelir. Arda annesinin evinde çocukluk ve gençlik dönemlerini hatırlar. Arda’nın İstanbul' da okuyan, Fırat adında bir erkek kardeşi vardır. İçine kapanık bir genç olan Fırat’ın bir sıkıntısı vardır. Fırat’ın sorunu kendisinden hamile kalan kız arkadaşıdır. İki kardeş soruna çözüm bulabilmek için aileye tatile çıkacaklarını söyler. Böylece hem para alabilecekler hem de İstanbul’a gidebileceklerdir. Amaçları İstanbul’da bir doktor bularak çocuğu aldırmaktır. İstanbul’da Fırat’ın arkadaşı Ertuğrul’un evinde kalırlar. Fırat sorunun çözümü için uğraşırken Arda da İstanbul’u dolaşmaktadır. İstanbul’da kaldıkları süre içerisinde Arda ile Ertuğrul arasında bir yakınlaşma olur. İkisi de birbirinden hoşlanır, fakat durumun farkında değillerdir. Arda ve Fırat Eskişehir’e dönerler.Arda daha sonra Ali adlı bir diş doktoru ile evlenir ve bu evlilikten bir çocuğu olur. Fakat bir trafik kazasında çocuğunu kaybeder. Sıkıntılarından kurtulmak için de annesinin yanına, Eskişehir’e gelir. İstanbul’a dönmek için hazırlık yaparken Ertuğrul’dan bir haber alır, Ertuğrul kendisiyle görüşmek istemektedir. Arda, Ertuğrul’un görüşme isteğini kabul eder. Bunun üzerine Ertuğrul Eskişehir’e gelir ve bir otele yerleşir. Ertuğrul’un Kanada’lı bir kadından Dünya isimli bir kızı vardır. Ertuğrul, annesini trafik kazasında kaybeden kızının daha iyi yetişmesi ve eğitim görmesi amacıyla Arda’ya vermek istemektedir. Arda bu teklifi kabul eder ve İstanbul’a doğru hareket ederler.
Bu kitabı okurken sonu nasıl bitecek derken, tam bir hayal kırıklığı yaşamıştım.Sanki kitabın son sayfaları yok edilmişde yarım kalmış gibi.O nedenle filmin yarısını izleyipte yarısını izlememişim havasında olduğu için can sıkıcı buldum diyebilirim.

6 Ağustos 2008 Çarşamba

MUHABBET ÇİÇEĞİM İYİ Kİ DOĞDUN!..:))

5 Ağustos Muhabbet çiçeğimin doğum günüydü.işlerimin yoğunluğundan bloğumun başına oturamadım.Canım sağlıklı,mutlu,huzurlu,hayırlı, bol kısmetli daha nice seneler diliyorum.Sevdiklerinle birlikte sağlıkla ve mutlulukla inşaallah güzel ömür geçirirsin.

Dilerim yeni yaşında mutlulukların en güzelini yaşarsın. Dilerim yüzün hep güler, neşeni hiç kaybetmezsin.Dilerim şans ve kısmetin bol olsun. Hep sevgi dolu kalman ve mutlu olman dileğiyle... Doğum günün kutlu olsun!

1 Ağustos 2008 Cuma

Uykularımızı Bir Gözden Geçirelim Bakalım...

Sadece aptallar sekiz saat uyur... Bu başlığı okuduğumda çok ilginç gelmişti.Benim bildiğim ideal uyuma süresi sekiz saatti. Bu kitabın yazarı ne demek istiyordu.İşte bu merakla Erdal Demirkıran'ın sadece aptallar sekiz saat uyur adlı kitabını hemen okumak ve ne demek istediğini öğrenmek istedim.

Kitap yabancı bir yazarın kaleminden çıkmış izlenimini veriyor bana. Bilimsel bir kitap gibi de geldi ancak kurgusal bir anlatımla başlıyor.Bununla birlikte insanı gerçekten düşünmeye de sevk ediyor.Yani kitapta anlatılanları gerçek hayatımıza uygulamamız gerektiğini ve amacın da bu yönde olduğunu hissettiriyor.Yazarın amacı insanların hayatlarının büyük bir bölümünü yastığa bağımlı geçirmek yerine ideal olan 4-6 saatlik uykudan sonra kalan zamanlarını da çalışarak ve verimli olarak geçirmek gerektiğini ve bu sayede de ömrümüzü uzatabileceğimizi savunuyor.


Kitap, bir cinle otuz yaşlarında bir kalp doktoru olan Kendyn arasında geçen diyaloğla başlıyor.Cin, Kendyn' in az uyuyarak ömrünü uzatabileceğini ve uykuda geçirdiği zamanın kalan bölümünü de daha yararlı işlere ayırabileceğini anlatıyor.Bu konuda ikna edebilmek içinde Kendy' e görünmezlik iksiri içirerek onu gezintiye çıkarıyor.İlk uğradıkları yer ise Leonardo Da Vinci oluyor.Burada da Da Vinci'nin her dört saatte bir olmak üzere toplam yarım saat uyuduğunu, sonra saat falan kurmadan ya da uyandırılmaya ihtiyaç duymadan, zamanı gelince uyanıp işinin başına döndüğünü anlatıyor.Doğrusu kitabı okuduktan sonra internetten bu insanların hayatlarını okuyup araştırdım. Ancak hayatlarını anlatan yazılarda bu yönlerine rastlamadım. Ancak kanımca yazar bu konuda da araştırma yapmış ve bu konuda gerçekliğe yer vermiştir.Çünkü büyük dahi insan olmak için o kadar çalışmak ve mümkün olduğunca az uyumak gerekir.


Burdan sonraki uğradıkları yer Isaac Newton'du. Isaac Newton' da masanın başında duran dünyaya saatlerce bakıyor.Önünde duran deftere saatlerce birşeyler yazıyor.Daha sonra uykusu gelince yerde duran metal parçasını eline alarak masanın üzerinde uyuyor ve uyuduktan sonra elinden metal parçası düşüyor ve bu sese Newton uyanıyor ve tekrar birşeyler yazmaya başlıyor.Birazdan uykusu gelince tekrar metal parçasını eline alıp uyuyor ve metal parçası elinden düşünce tekrar uyanıyor ve çalışmasına tekrar başlıyor.Newton'un bu metal düşürme olayı tam beş defa gerçekleşiyor ve onbeş dakika sürüyor uyuma süresi.Buradan da Edison'un yanına gidiyorlar.Edison'da her üç saatte bir onbeş dakika uyuyarak hayatını yaşadığını, günde toplam iki saat uyuduğunu anlatıyor.Karısının getirdiği yemeklere bile dokunmayan, uyumayı ve yemek yemeyi beceremeyen bu insana aradan biraz zaman geçince Edison denecek ve dünyayı aydınlatan büyük dahi diye tanınacak. Daha sonra Dostoyevski' ye uğrayacaklar...En sonunda da Kendyn' nin beyin merkezine Hipotalamusla görüşmeye gidecekler falan......


Uzun lafın kısası; uykusunu ideal bir süreye taşıyabilmek için öncelikle insanın hipotalamusuna hükmetmesini öğrenmesi gerektiğini anlatıyor. Yazar özetle; insanın uykusunu hergün onbeş dakika daha az uyuyarak, ideal uyku süresini ayarlayabileceğini iddia ediyor.Deneyelim Bakalım...










27 Temmuz 2008 Pazar

HAYVANAT BAHÇESİNDEYİZ...

Bugün çocuklarımız için değişiklik olacağını ve hayvanları daha iyi tanımaları görmeleri adına iyi olacağını düşünerek hayvanat bahçesine götürdük.İremciğim daha önceleri de gitmişti ama yaşı daha küçüktü.Öncelikle akvaryum balıklarını gezdik.Bayağı büyüktüler.

Bu da kral aslan.Krallar gibi oturmuş çevresiyle hiç alakalı değildi.Kendisine özgü şöyle bir kükremesini arzu ederdim ama olmadı.
Bu da zebra.Pijamalı zebra derdik biz buna.
Fayton gezileri de yapılıyor hayvanat bahçesinin içinde.Ben yine de bu sefer hayvanat bahçesinden haz alamadım.Çünkü hayvanların bakımı yeterince yapılmıyor mu ne bayağı bir kötü kokular geliyordu çevreden.Bu yüzden bazı hayvanları yakından görmek için fazla yaklaşamadık.Bazı hayvanlar yerlerinde yoktu.Mesela fil.Belkide hayvan öldü.Yerine yenisini getirtemediler.Maymunların, aslanların,kaplanların,köpeklerin...sayılarında da azalma vardı.
Biz gitmeyeli biraz değişikliklerde olmuş tabii.Mesela bu ayılar önceden kafeste idiler.Şimdi ise açık alanda ancak böyle derin bir hendek koymuşlar insanlarla hayvanların arasına.
Ayılar da maymunlar gibi çok eğlenceli hayvanlar.İnsanlar yiyecek birşeyler ata ata alıştırmışlar.Mesela fındık atıyorlar,iki ayak üzerine dikilip ağzını açıyor ve ıskalamadan o fındığı ağzıyla kapıveriyor.

Bu da maymunların en büyüğü.Bu hayvancıkta insanlardan yiyecek birşeyler almaya alışmış.İki elini uzatıp yiyecek istiyor.Bir tanesi paketiyle cipsi attı.Onu bir güzel paketten çıkarıp çıkarıp yedi ve paketin sonunu da ağzına döktü.Daha zonrada şakrabanlıklar yaptı.

Duruşları,oturuşları,hareketleri ile insan gibi davranıyorlar.
Bu zavallımda resim çektirmekten pek hoşlanmıyor anlaşılan.Biz ve diğer ziyaretçiler resmini çekmek isterken yüzünü bu şekilde sakladı.Ne yaptıysak yüzünü göstermedi.
Bunlar da doğanın en ürkütücü hayvanları.Yılanlar.Nedense aslanlar,kaplanlar o kadar değil ama yılan inanılmaz ürkütücü geliyor bana.
Piton yılanları.
ve timsah hiçbir hareket göremedik.BirPazar günü aktivitemizi de böyle geçirmiş olduk.